Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mayıs 2021 Pazar

İslamiyet Öncesi Türk Destanları

 



Daha önce mitoloji ve destanlar konusunda kitapları okumuş size de burada aktarmıştım. Bu kitabı alalı aslında uzun zaman olsa da şimdi okuma fırsatım oldu. En son yapılan kitap fuarından temin etmiştim. Normalde bir kitabı alacağım zaman araştırım o şekilde okuma listeme eklerim. Fakat birde fuar, kitapçı ve sahaflarda karşıma çıkıp  da aldığım kitaplar var. Bu eserde fuardaki listede olmayıp o an karşıma çıkması ile aldığım kitaplardan birisi. Okuyacağım kitapları araştırarak almış olsam da bazen olta atmakta gerekiyor. Karşımıza güzel bir eser çıkmasına neden olabiliyor bu olta atmak. Kötü kitap çıktığında da hemen bırakıp sonrakine geçmek en iyisi. 

Bu kitabın aslında Türk Destanlarına Giriş gibi destanları anlatan bir eser olarak düşünmüştüm. Fakat üniversitede öğrencilere daha kolaylık olması adına hazırlanan bir eser olduğunu öğrendim. Kitabın okumaya başlayınca ders kitabı formatında olmadığını anladım. Eser iki bölümden oluşmakta. Birinci kısım edebiyat ve tarihçilerin makalelerinden oluşmakta. Kitap bu şekilde olunca da destanların arkasında yatan olayları daha iyi anlıyorsunuz. Makaleler destanların yapısal özelliklerinden destan içindeki karakterin, olayların oluşlarına, neyin neden olduğuna kadar güzel makaleler ile anlatmakta. Bu bakımdan çok doyurucu buldum. İkinci kısım destanları anlatmakta. 

Bir milletin mitolojisi onların kainatı, doğayı, yaşamı nasıl anlamlandırdıklarını anlamak için önemli. Türk mitolojisini incelerken bu devirlerin belirli dönemlerden geçtiğini ve zamanla doğa üstü olayların daha gerçeğe yakın anlatılara dönüştüğünü aktarmıştım. Destan çağı artık kahramanların çağı denebilir. Destanlarda anlatılan motifler doğaüstünden normal hayatta karşılaşılan durumlara doğru evrilir. Artık kahramanların ve olayların anlatımı başlar. Fakat tamamı mitolojiden kopmaz. Eskiden mitolojik olarak anlatılan hikayeler artık daha gerçeğe yakındır. Türkler yüzyıllar geçse de bu destanları bulundukları coğrafyaya göre değiştirerek, yaşadıklarını üzerine ekleyerek Anadolu'ya kadar getirmişler. Mitoloji yada destan içindeki olaylar, karakterler ve yapılanlar farklı formalara girerek yaşamaya devam etmiş. Bu tür eserleri okudukça aslında gündelik hayatta yaptığınız, inandıklarınızın Orta Asya'da ki atalarınızdan geldiğini daha iyi anlıyorsunuz. 

Kitabın birinci kısmını oluşturan makaleler kısmı hoşuma gitti. Destanlar konusunda yazılmış makalelerin bir arada bulunması çok güzel. Yoksa bu makaleleri arayıp okumak normal bir okuyucu için zahmetli bir iş. Makalelerin içeriği de benim için çok doyurucu oldu. Daha önce destanları okuduğum için ikinci kısım üzerinde fazla durmadım. Destanlar konusunda bilgisini daha fazla genişletmek isteyenlere bu eseri öneririm.

28 Şubat 2021 Pazar

Yıldızların Zamanı

 


Uzay hakkında ki bilgilerimiz son yüzyılda  giderek arttı. Sümerlilerden bu yana insanlar gökyüzünü incelemekte. Güneş, ay ve yıldızlar gözlemleyerek zaman çizelgesi oluşturmakta. Galileo'nun teleskopu  bulmasıyla uzayı  gözlemlemek artık farklı  boyutlara  geldi.  Bu da bizi evreni, galaksileri, yıldızları ve  gökcisimlerinin doğası hakkında bilgi sahibi yaptı. Son yüzyılda evren hakkında bildiklerimiz  kat be kat  arttı. Gökbilimi hakkındaki bilgilerin hızla artması ve tüm bunların son yüzyılda  ortaya çıkması ilginç. Bu konuda size yıldızların zamanı ve kara delikler kitabında bahsetmiştim.  Yıldızların Zamanı kitabı da Tübitak'ın , Tubitak olduğu zamanlarda çıkan bir eser. 

Bu kitapta da evren hakkında gökbiliminin  gelişmesi sürecinde uzaydaki  cisimlerin nasıl keşfedildiğini anlatmakta. Gökbiliminin yeni başladığı zamanlar güneş ve güneş sisteminin araştırılması sürecini anlatmakla başlıyor. Bu süreçte mars, venüs ve diğer gezegenlerin nasıl incelendiğini anlatıyor. Güneş tüm çağlarda kendisine hayran duyulan, yaşam ile özdeşleştirilen bir cisim. Güneşin ne olduğu, nasıl işlediği  ve yaşam döngüsü incelenerek yıldızlar hakkında bir çok bilgi edinildi. Büyük patlamadan bu yana elementlerin nasıl  oluştuğu, yıldızların nasıl doğduğu  ve nasıl yaşamlarının sonlandıkları, son aşamada ne tür bir dönüşüm geçirdiklerini anlatıyor. Güneş artık uzun yaşamının sonuna geldiğinde süper nova patlaması mı yapacak, kendi içine çöküp karadeliğe mi dönüşecek yada nötron yıldızımı olacak bunların nasıl işlediği konusunda bilgiler veriyor. 

  Evrenin büyüklüğü düşünüldüğünde, tespit edilmiş milyarlarca yıldız bulunmakta. Bu yıldızların çevresinde gezegenler var mı ve bu gezegenlerin yapısı nasıl olduğu araştırılmakta. Milyarlarca yıldızın toplandığı yerler olan galaksilerden ise evrende binlercesi bulunmakta. Galaksiler farklı şekillere sahiptir. Bazıları küresel, bazıları sarmal şeklinde. Sarmal şeklinde olanlar çubuklu sarmal yada sarmal olabiliyor. Galaksilerin neden farklı şekillerde olduğunu şuan için bilmiyoruz. Oluşum, gelişim ve varlıklarının sonlandığı evreleri konusunda bilgimiz az. Kara madde araştırmaları galaksilerin araştırılması ile birlikte ortaya çıkan bir kavram. Matematiksel olarak hesaplanan ama daha deneysel olarak ispat edilemeyen bu madde, hiç bir ışıma yapmadığı için bu isim  verilmiş.

Dış uzay araştırmaları hız kazandıkça uzayda çok farklı cisimlere rastlıyoruz. Evrenin bir diğer ilginç  cismi de kuasarların keşfi.  İlk galaksilerin  bunlar tarafından oluşturulduğu düşüncesi ortaya çıkmış. Popüler bilim dünyasında da artık herkesin bildiği karadelikler ise son yüzyılda ortaya  atılan  bir teoriydi. Gözlem teknolojisinin gelişmesi ile artık evrende bu cisimlerin varlığını biliyoruz. Nasıl oluştukları ve doğaları hakkında teoriler üretilebiliyor. Karadelikler hem bilim dünyasında hem popüler bilimde çok bilinse de kuasarlar o kadar bilinen cisimler değil. Karadelikler kendi kütle çekim gücü sayesinde etrafındaki her şeyi (ışık dahil) çektiği için karadelik ismi ile anılmış. Fakat son yapılan çalışmalar Karadeliklerinde belli bir ışıma yaptığı oraya çıktı. Karadelikler ve Bebek Evrenler kitabında daha detaylı anlatılmakta.

Evren insanın aklının alamayacağı büyüklükte bir şey. Uzay teleskoplarının gelişmesi ve uzayın daha derinliklerine bakmaya başlamamız ile evren hakkında bilgilerimizde tabi ki arttı. Evrenin ilk oluşumu Büyük Patlama ve sonrasında evrenin şekillenmesi, bu patlama sırasında oluşan radyasyonun takip edilmesi, evrenin genişlemesi ve evrenin sıcaklığı gibi bir çok konuda bilgi sahibi olundu. Bu kadar bilgi edinmemize rağmen uzay çok büyük. Her bir bilgide yeni bir kapı aralanıyor. Uzay konusunda ilk bilgi edineceklere bundan dolayı bu kitabı öneririm. Uzay araştırmalarının nasıl başladığını, güneş ve gezegenler, güneş sistemi, galaksiler, kozmik cisimler ve evrenimiz hakkında giriş niteliğinde bilgi edinebilirler. Kitabı zamanında sahaflardan  almıştım tekrar bir basım olmamış. Kitabın baskısı olmadığı için sahaflardan temin edebilirsiniz.



22 Kasım 2020 Pazar

İki Kültür

 

 

Eski düşünürler multidisipliner olarak çalışırlardı. Yunan ana karasından Asya'ya kadar gitseniz durum aynıydı. Düşünürler felsefe, tarih, astroloji, matematik, geometri ve fen bilimleri ilgi duyarlar ve bilirlerdi. 19.yy da bilim hızla gelişmeye başladı. 19.yy kadar üretilen bilgi artık günümüzde günlük olarak üretilmekte. Bu  kadar fazla bilginin meydana çıkması ile insanlar bilim dallarının alt bilim  dalında artık uzmanlaşmaya başladılar. Bir bilim dalın tüm bilgiye hakim olmak artık imkansız hale geldi. Zamanın da Heredot'un yazdığı Tarih kitabı o zamanın tarihini kapsıyordu. Günümüzde o zaman dilimini de yaşamış Persler, Yunanlılar, Anadolu Uygarlıkları, Orta Doğu medeniyetleri hakkında bir çok alt bölümler oluşmuş ve bilgi birikimi yüzlerce kitabı aşmıştır. İnsanlar doğal bilimleri yada sosyal bilimler konusun da uzmanlaşmaya başladığında aslında artık bilgisizlikleri de artmaya başladı.

 Bu kitap da ki fikirler C.P.Show tarafından ilk olarak Rene konferansında  sunuldu. Daha sonra kitaplaşarak batı entellektüel toplumunda okundu ve tartışıldı. C.P.Show fikirlerini ortaya koyduğunda bilim insanları tarafından çok sert tepkilerde aldı. Fikirlerini özetlemek için kısa bir soru sorar iki kesime; doğa bilimleri alanında çalışanlara hiç  Shakespeare'in bir eserini okudunuz mu? Sosyal bilimlerde çalışanlara termodinamiğin ikinci yasasını biliyor musunuz?  Bu fikirlerin aslında doğru olduğunu düşününler de çıktı. Bunları kendi eğitim sistemine katanlar ve bilim-sanat konusunu birleştirerek daha iyi verim sağlamayı amaçlayan topluluklar meydana geldi. Show'un demek istediği bilim insanlarının bir edebi eser okumadığı ve edebiyatçılarında doğal kanunları hakkında bir bilgileri olmadığını savunur. Show "Bu iki duyu birbirinden ayrıldığında o zaman hiçbir toplum bilgelikle düşünmeyecek" der. Üniversitelerin verdiği tek taraflı eğitim insanları farklı dallarda bilgi edinmesine engel olmakta. Bu sorun dünyanın en iyi üniversitelerinde bile geçerli olan bir sorundur. 

   Show'un bahsettiği bu sistem aslında Türkiye'nin ilk yıllarında denenmek istendi.  Bunun içinde çalışmalarda yapıldı. Eğitim hayatı boyunca öğrenciler belli bir düzey bilimsel veriye hakim olacak, bunun yanında edebiyat, tarih, coğrafya vb sosyal bilimleri de öğrenecekti. Bunun için İş Bankası klasikleri dilimize çevirdi ve okunmasını sağladı. Daha ileri  giderek Köy Enstitüleri açılarak donanımlı bireyler yetiştirme yoluna gidildi. Fakat dönemler geçtikçe eğitim sistemimiz bozuldu. Günümüzde de bilimden bir haber, algılama yetisi bozuk, kitap okumayan, çevresindeki olayları analiz edecek mantığı yürütemeyen bireyler ortaya çıktı. Bizde bu eleştirilere bakarak kendi genel ve bireysel eğitimizi şekillendirmeliyiz. 

Kitap İngiliz kültürü ve eğitimini eleştirse de bizimde kendimize bakarak çıkarmamız gereken dersler var. Show İngiltere'yi  Amerika ve Rusya ile kıyaslardan aslında onun yaptığı eleştirileri kendimiz içinde düşünmeliyiz. Kitap artık yayınlanmayan Tübitak bilim kitapları zamanında yayınlananlardan. Okumanızı tavsiye ederim. Benim yıllardır aradığım bir soruya cevap oldu. Sizin de ufkunuzu açacaktır. 

 

1 Kasım 2020 Pazar

Zümrü Ayna

 


Celal  Şengör'ü tv kanallarında bilim ve tarih   konularını takip edenler bilir. Kendisi ülkemizin nadide bilim insanlarından bir tanesi. Bilim kariyeri olarak aslında olması gereken fakat  Türkiye'de ki üniversite akademisyenlerin vasatlığı görününce kendisini ister istemez daha  yükseklere çıkarıyoruz. Kendisinin bilim kariyeri olarak  yine de yükseklerde bunu yanlış anlamayalım. Yaptığı çalışmalar, aldığı ödüller, çalıştığı kurumlar ve akademik yayınları ile Türk  bilim insanlarını temsil etmekte. 

Artık günümüzde bilim insanları olsun, özel sektörde çalışanlar olsun bir konuda uzmanlaşmayı, sadece o konu hakkında bilgi edinmeyi tercih ediyor. Günümüzde bilgi miktarının her geçen gün artığı bir çağda bu kabul  edilebilir  görünüyor. Fakat insanların bir konuda uzmanlaşması bilginin ve teknolojinin artığı bu devirde diğer konularda fazlaca cahil kalmalarına neden oluyor. Kişi kendi mesleği konusunda uzman olmalı, bunun yanında bir iki konuda da bilgi edinmelidir. Tıpkı eski bilginler gibi. Size onları tanıtırken matematik, felsefe, tarih, astronomi vs konularda bilgi sahibidir derler. Celal Şengör de kendi uzmanlık alanı dışında bir çok konuda bilgi sahibi bilim insanlarından. Bunların içinden bir tanesi de tarih.

Celal Şengör'ün bu kitabı Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisinde 1999  yılında yayınlanmış  makalelerinden oluşmakta.  Makalelerin konusu bilim ve düşünceler üzerine, kişiler, tarih, olayları içeren çeşitli makaleler bulunmakta. Makale şeklinde toplanmış kitaplar genelde fazla aklımda kalmaz nedense fakat burada  iki makale dikkatimi çok çekti. Anlatım şeklide hoşuma gitti. Daha önce anlatılan olay örgüsünü tarihin içinde hiç bu şekilde okumamışsınızdır. 

Tarih içinde ki olayların ansızın olmadığını bazı olayların zaman içinde gelişerek sonlandığını görürsünüz. Osmanlı İmparatorluğu Avrupa devletleri karşısında teknik olarak geriye düşmesinden sonra bazı Padişahlar çözüm yolu aramaya başladılar.  Sultan 3. Mustafa'nın kurduğu imparatorluk deniz mühendislik okulu sonraki padişah 3. Selim tarafından devam ettirilip imparatorluk kara mühendislik okulu, daha sonra daha modern Nizam-ı Cedid birliğini kurdu. Fakat  yeni  çeriler ve yobazların isyanları sonucu padişah şehit oldu. 3. Selim'in başlattığı yoldan giden Sultan Mahmut daha kararlı ve azimli yol izleyerek amca oğlunun karşılaştığı sorunları kesti attı. 1795'de başlayan yenilenme çalışmaları başlangıcı bu kitaptaki makalede bulunuyor. 

2.Mahmut çok genç  yaşta padişah oldu. Kendiside 3.Selim  gibi  yenilenme taraftarıydı. "Avrupa'ya benzemezsek Asya'ya çekilmeye mecbur kalırız" demişti. Fakat  kendisinin tahta geçtiği zaman yenilik hareketlerini devam ettirmeye müsait değildi. 3.Selim'in başına gelenleri çok iyi biliyordu. Dönemin alimlerinin yoldan çıktığı, devlet düzeninin  bozulduğu, her işte rüşvetin döndüğü, yeni çetelerin haraçgüzar olduğu, paşaların bölgesel tiranlara dönüştüğü dönemde  isyanlar ile boğuşan 18 yıl sonunda yaptığı hazırlıklar bitince yeni çerileri ve onlarla birlikte çürüyen yapıyı yıktı. Top  ateşiyle yeniçerilerle  birlikte ocağı yok etti. Önünde engel kalmayınca yenileşme hareketlerine başladı. 1975 de başlayan yenileşme hareketini  Mustafa Kemal Atatürk  1923 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisini açtıktan sonra inkılap hareketleri  ile devam ettirdi. Fakat yine tarih tekerrür etti. Alimlerin dejenerasyonu, yobazların artması, devlet düzeninin bozulması, dış güçlerin devlet işlerine karışmasına izin verilmesi sonucu yenileşme hareketi sekteye  uğradı. Tarihi olayların zaman içindeki olay  örgüsü gelişmesi ne kadar zaman aldığını gösteriyor bu iki makale bize. Aslında 1795'de başlanan bir hareketin zaman içinde nasıl geliştiğini, ne gibi zorluklar çıktığını  ve nasıl başarıldığını gösteriyor. Bu bakımdan çok önemli.

Diğer makalelerde benim ilgimi çeken Ömer Hayyam üzerine olan. Kendisi matematik üzerine  olan etkisi meşhur. Yine Osmanlı zamanında kaybolmuş bir mucit Lagari Hasan Çelebi ilk deniz altıyı yapan kişi. Ama ne yazık ki o dönemde ilgi ve devam gelmeyince tarihte kaybolmuş. Kimse de  bilmiyor, aynı Takuyittinin bir zamanlar ki gözlem evi gibi.

Son olarak akılında kalan Atatürk'ün başlattığı Türk Tarih Tezi hakkında. Bir görüşü körlemesine takip etmek demek bağnazlıktır. Günümüzde Atatürk'ün bazı çalışmalarını ve fikirlerini yeterli araştırma yapmadan körü körüne takip edenler var. Onu anlamak yerine inanmayı tercih ediyoruz. Türk  Tarih Tezi güzel çalışmalara vesile olsa da ilk ortaya atıldığı zaman yeterli çalışma yapılamamış. Bu nedenle Atatürk tarafından eğitimden çekilip bilim adamlarının daha fazla üzerinde araştırma yapmasını tavsiye etmiştir. Kendisi de o zaman ki veriyi yeterli bulmamıştır. Bunda dolayı hala yayınlanan Türk Tarih Tezi kitabını doğru addetmek yanlıştır. Bu aynı Mu Kıtası olayına dönüşmüştür. Bu konuda da yeterli kanıt olmadığı için anlatılanlar kabul edilmiyor. Atatürk'ün sözlerini takip edin. " Eğer bir gün benim sözlerim bilim ile ters düşerse bilimi seçin." 

Kitaptaki makaleler kısa kısa fakat bilgi bakımından doyurucu. Her birinde farklı şeyler öğreniyorsunuz. Makale tarzı kitaplar konuların hepsi benim aklımda kalmıyor. Okuyucuya göre bu değişebilir. Bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. Bir makalede ki konu sizi etkileyebilir, merak ettirebilir, bir kitaba yöneltirse bile bu güzeldir. 

8 Mart 2020 Pazar

Ana Hatlarıyla Türk Şamanlığı



Artık şamaniz konusunun sonlarına doğru gelmekteyim. Öğrendiğim ana temel şey var ki buda halen Türklerin hangi coğrafyada olursa olsunlar, hangi inancı benimsemiş olsunlar eski kültürlerinden geleneklerini devam ettirdikleri oldu. Müslüman olan Türkler ise eski Gök Tanrı inancını ve şamanik gelenekleri islam kültürüne sokarak bunu sanki islamın bir parçası haline getirerek yaşatmaya devam ettirdiler. Bu konuyu inceledikçe şuan yaşadığımız bir çok olayın şamanik kültürün evrilmesi sonucu olduğu gördüm. 

Diğer bir husus ise diğer yazılarda belirttiğim gibi Türklerin eski dinlerinin şamanizm olduğu üzerine bir yanılgının yaygın olarak devam etmesi. Bu araştırmada da bu konunun bütünüyle yanlış olduğunu gördüm.

Bu kitapta ise diğer kitaplarda bahsedilen şaman kavramı, şamanik yolculuk, şaman olmak ve bunun aşamaları üzerine duruyor. Eski kültürde şaman olmak iki türlü meydana geliyor. Bunlardan bir tanesi ve en güçlüsü olan soydan gelen şamanlık görevi. Diğeri ise başka güçler tarafından kişinin şaman olarak seçilmesi. Burada şaman olarak seçilen kişi artık litaratüre bile şaman hastalığı olarak geçmiş farklı bir ruh haline bürünüyor. Bu seçilmeden ruhlar şamanın ruhunu belli bir kutsal yere götürerek orada kemiklerini etinden ayırıyorlar. Kemiklerin miktarı kişinin şaman olmasından önemli bir etken olarak görülüyor. Kemikleri sayan ve sonra tekrar dizen ruhlar, daha önce yüzmüş oldukları etleri çeşitli işlemden geçirdikten sonra tekrar şamanın bedenine yerleştiriyorlar. Burada artık şaman farklı yeteneklerle bürünmüş olarak tekrar doğuyor. Artık göğün 7 katına çıkabilir, yer altına inebilir, doğa ile konuşabilir, ruhlarla bağlantıya geçebilir, kimsenin duymadığını duyar ve kimsenin görmediğini görebilir. Bundan sonra şamanın bir çok olay meydana geliyor. Hocasından yani bir başka şamandan şamanlığı öğrendiği gibi bir ruhtan gizli öğretileri de öğreniyor. Bu bir olabildiği gibi birden fazlada olabiliyor. Dişi bir albastı olduğu gibi bir hayvanda olabiliyor. Daha önceki kitap tanıtımlarında da bahsettiğim şamanın üzerindeki ve davulunda ki simgelerin hepsinin bir anlamı vardır. Bunlar kendilerini korumaya yaradığı gibi, hayvan ruhunu simgeleyen eşyalarda olabilir. Bu eşyalar kişiye, boya ve coğrafyaya göre değişmektedir. Aynı şekilde şaman davulunda da geçerlidir.

Şamanlarda sık olarak gözüken aslında temelinde yatan bir hususta şamanların cinsiyet değişimi yada kadın gibi giyinmeleridir. Bu olaya araştırmacılar farklı yorumlar getirmeye çalışmışlar. Şamanlar hem gökte hemde yer altına gidebildikleri için buradaki ruhlara göre erkek yada kadın olmaları gerekmektedir. Ruhların cinsiyete göre yaklaşımlarının farklıdır. Diğer bir görüşte şamanlığın aslında anaerkil bir yapıda ortaya çıktığıdır.  ilk şamanların kadın olması ve kadın şamanların aslında en güçlü şamanlar olmalarından dolayı onlara benzeme düşüncesi yatmaktadır. Şamanlık zaman içersin de avcılığın erkeklere geçmesi, demir işlemeciliğinin erkekler tarafından yapılmaya başlanması ile demirin kutsiyet kazanmış, toplum içersin de erkek egemen düşünce armış, demirci şamanlar ve ardından erkek şamanlar ortaya çıkmıştır.  Şaman giysilerinde bulunan erkek ve kadın motiflerinin ilk düşünceye daha fazla ihtimal olduğunu düşündürmektedir. Bundan sonraki okuyacağım kitapta kadın şamanlar hakkında daha fazla bilgiye edineceğim. Onuda size aktaracağım.

Şamanlığın sonradan Türk kültürüne girdiği belirtisi olarak eski inanıştaki ögelerin şamanizm  içibde olmamasıdır. Gök Tanrı'ya adak sunmak, atalar kültü, iyeler, ikizler olgusu, şamanizm yoktur. Bunlardan dolayı şamanlık rahiplik rolü yerine zaman içinde icracı rolüne geçmiştir.

Kitabın birinci kısmında şamanları açıklarken ikinci kısmında şaman'ın tarihte ki yerinin nereden geldiğini irdelemektedir. Tarihte nereden çıktığı, isminin manası, kültür içindeki yerini anlatmaktadır. Geniş manada bilgi almak isteyenlere tavsiye edeceğim bir eser. Genel olarak Şamanizm üzerine yazılanlar bölgesel araştırmalar olmakta. Şamanzim aslında bölgeler arasında değişse de genel olarak okumak daha uygun olacağını düşünmekteyim. 

21 Nisan 2019 Pazar

Tarihte ve Bugün Şamanizm





Şamanlık meselesi Türk toplumu içinde tam olarak anlaşılmamış bir konudur. Türkiye de Şamanizm dendi mi insanların aklına eskiden Türklerin inandıkları bir din olarak gelmektedir. Bu konu yeterli kaynakların bulunmaması ve aynı coğrafyanın farklı bölgelerinde bile uygulama, mitolojik olgular farklı olmasından dolayı tüm şamanizmi kapsayacak şekilde bir kurallar silsilesi ortaya çıkarmak güç olmuştur. Benim yaptığım araştırmanın çerçevesi genel olarak Türk halkı içinde bulunan Şamanizm nasıldı ve ne idi üzerine olacak. Bazı boylarda bulunan Şamanizm üzerine yapılan araştırmalar mevcut. Fakat yukarıda da bahsettiğim gibi Türk boyları arasında ki uygulamalar bile farklılaştığı için boylara ait Şamanizm kaynaklarını burada incelemeyeceğim.

Kitap şamanizm’in tarihi içersin de ki yerini anlatmakla başlıyor işe. Burada şamanizm’in ne kadar eskiye dayandığı konusu biraz karanlıkta kalmakta. Bazı araştırmalar bunun ilk Türk dini olduğunu savunurken bazıları ise sonradan Türklerin içine girmiş bir inanç olduğunu savunmakta. Zaman içinde Şamanizm içine giren tufan, öteki dünya, insanların yaratılışı ve kıyamet gibi kavramlar Hristiyanlık ve Musevilik yolu ile Şamanizm içine girmiş olduğunu yazar değinmekte.

Türk mitolojisinde anlatılan Ateş kavramı, Yer-su, Yada taşı konusu burada da geçmekte. Zaten bu üç kavram Türk toplulukları içine öyle yerleşmiştir ki şamani kavramlar her boy içinde farklılık göstermesine rağmen bu kavramlar sabit olarak her boy içinde aynı olarak kalmışlardır. Buda bana göre bu kavramların daha eski bir dönem inançlarından geldiğinin göstergesidir.

Şamanların yada Türklerde bahsedildiği adı ile kamların hayatları, yaptıkları ayinler, giyimleri, kullandıkları aletler, baktıkları fal teknikleri gibi bir çok konuda bize bilgi sunmakta kitap. Şamanların giyindikleri her şeyin bir manası bulunmaktadır. Bunların bazıları büyü gücünü artırıcı özellikte eşyalar olsa da bazıları koruyucu tılsımlardır. İptidai zamanlarda en güçlü şamanlar kadın şamanlardır. Bununla ilgili özel bir çalışma inceleyeceğim. Şamanlık kadınlarda ortaya çıkan bir kurum olarak görülmektedir. Kadın şamanların yerini yavaş yavaş erkek şamanlar almış olmasına karşın erkek şamanların giysileri kadın şamanların giysilerini devam ettirmişlerdir. Bir Şaman da davulu mutlaka olması gereken bir eşyadır. Şaman davulunu yaparken hizmetinde olduğu ruh vasıtası ile nasıl olacağını belirlenir. Bundan dolayı her şamanın davulu kendine özgüdür. Kutsal sayılır şaman öldüğünde kırılıp mezarının başına asılır. Şaman olan kişilerin nasıl oldukları tam olarak çözülmüş bir mesele değil. Bazı durumlarsa soydan da geçse bazı durumlarda kişinin kendisinde de meydana gelmektedir. Genel olarak farklı karakterde kişilerdir ve toplumdan ayrı olarak yaşarlar. Şamanlık her boyda farklı olduğu için farklı boylarda şaman olma şeklide farklılık gösterebilir.  Şamanlar Türk kültürünün içinde otacı (şifacı), falcı, ruhi rehber olarak görev yapmaktadır. Bunlarda özelleşmiş yada hepsini bir yerde toplamış da olabilir. Şamanlar kişilerin ulaşamadıkları büyük ruhlara ve tanrılara erişen aracı bir kişidir. Ayinlerde kendilerinden geçerek ruhlarının göklere yada yer altına inerek gezdiğini, oralardan haberler getirdiğini söylerler. Bu şekilde kehanetlerini dile getirirler. Şamanların her birinin bir töz’ü yani yardımcı hayvan ruhu vardır. Bu hayvan ruhuna kendi ruhunun bağlar. Kendi töz’üne bürünebildiği söylenir. Bu töz şamanın hem yardımcısı hem de koruyucusu dur.

Şamanların en büyük görevlerinden bir tanesi insanlar ile ruhlar arasında bir köprü olmasıdır. Türk inancına göre her şeyin bir ruhu (tin) bulunur. Bundan dolayı şamanlar zaman zaman bu ruhlara adak adar ve tören yaparlar. Aynı şekilde büyük ruhlar (tanrılar) içinde törenler düzenlerler. Bu törenlerde çeşitli sunular yaparlar. Bunlar kanlı olduğu gibi kansız da olabilir. Şamanların Gök Tanrıya ayin yapamaz ve sunu sunamazlar. Belki bundan dolayı kendi mitolojilerini ve tanrı sistemlerini ortaya çıkarmışlardır. Türk Mitolojisi 1-2 kitapta bu konuda geniş bilgi bulunmaktadır.

Şamanların yukarıda bahsettiğim gibi otacı ve falcılık yaptığını söylemiştim. Günlük işlerden, ruhlara seslenişe kadar bir çok konuda şaman falcılık yapmaktadır. Bunlar kitapta geniş olarak verilmekte. Burada en ilginç olanı ve insanların bu fiziksel olguyu gördüklerini, çeşitli kaynaklar ve kişilerin nakillerinden belirtmektedir. Türklerde yada (cada-sata) taşı diye yağmur, kar yağdıran bir taş vardır. Bu taşa sahip olan şaman her nerede olursa olsun istediği zaman yağmur, kar, dolu yağdırabilir. Türkler içinde büyük öneme sahip olan bu taş, ne kadar zaman geçse de kültür içinde varlığını sürdürmüş fakat işlevi gözden kaybolmuştur. Bu taşın işlevi Çinlilerden Müslümanlara kadar bir çok komşu milletin dikkatini ve ilgisini çekmiş. İslam Halifelerinin bile peşine düştüğü bir nesne olmuş. Yada taşı kültürü Türkler Müslüman olduktan sonrada devam etmiştir. Anadolu da yağmur duaları ile benzerlikleri buradan geldiğini gösterir.

Her kavim için ölü gömme geleneği o kültüre has ayırt edici bir özelliktir. Türklerde de bu özellik Çin sınırlarından Avrupa içlerine kadar her coğrafyada aynılık gösterir. Bazı uygulamalar halen günümüzde dahi devam etmektedir. Daha önce Türklerin ölü gömme gelenekleri hakkında bilgi vermiştim. İleride birkaç kitapta bunlar üzerine ayrıca durmayı düşünüyorum. Yazar bu konuda uzunca bu konu üzerine değinmiştir.

Şamanizm konusunda Türkiye de ilk araştırmalardan bir tanesi olduğundan okunması konusunda tavsiye ederim. Kitaplar hakkında yazılar uzun sürede hazırlasam da yazmaya devam edeceğim.

3 Ocak 2019 Perşembe

Müslümanlıktan Evvel Türk Dinleri Şamanizm




Bu çalışma yazar tarafından Atatürk’e zamanında hazırlanıp sunulmuş bir eser. Elde olan verileri inceleyerek, bir araya toplayarak ve öne sürülen bazı bilgileri tenkit ederek ortaya çıkmış. Biliyorsunuz Cumhuriyet kurulduğu ilk yıllarda Türk Tarihi çalışmalarına önem verilmiş. İslamdan önce ve sonraki Türklerin ananeleri ve tarihleri konusunda bir çok çalışmaya destek verildi. Eski Türk inancı da bunlardan bir tanesini oluşturmakta. Geçmişi anlamadan günümüzü anlamanın güç olduğu bilen Atatürk günümüz geleneklerinin nereden geldiğini merak edip, bu konularında araştırılmasını istedi.

Bunun sonucunda çeşitli çalışmalar yapılsa da devamlılığı gelmediği için belli bir aşamada da kaldı. Günümüzde de bu konular üzerinden fazla araştırma yapılmaması nedeniyle konu kısıtlı bir araştırma çerçevesinde kaldı. Bende bu kısıtlı alanda size şamanizm’in ne olduğunu anlatmaya çalışacağım.

Her şeyin bir temeli olduğu gibi inançlarında bir temeli bulunmakta. Kitap ilk olarak bu temeli anlatmakla başlamış. Yazarın burada görüşünü de ortaya koyarak bir şeyleri anlatmak daha yararlı olacaktır kanımca. Yazar Şamanizm’in kurumsal bir din olduğu görüşünü savunmakta. Türk milletinin ilk inançlarını ne olduğunu temel Şamanizm hangi şartlarda ortaya çıktığını anlatıyor. Animizm, Totemizm, Natürizm ve en sonda Şamanizmin devirler içinde nasıl oluştuğunu açıklamaya gayret göstermiş. Şamanizm ilk gelişmesinden sonraki devirlerde ne şekilde insanlar içinde bir inanç şeklinde yayıldığına değiniyor. Diğer kitaplarda olduğu gibi benzer unsurlara da değinmekte. Ne tür törenler düzenledikleri, Gök Tanrı, Yer-su, giyimleri, davulları, ateş kültü, yada taşı, sihir yetenekleri gibi şamanlığa ve eski Türk inançlarında bulunan gelenekleri ve inançları açıklamış. Bunların çoğunu mitoloji kısmında ve Gök Tengri inancı içinde size açıklamaya çalışmış ve kaynaklar vermiştim.

Türkler var oldukları zaman içinden günümüze kadar birçok dini benimsediler. Fakat bunlardan İslam hariç diğer hiçbir din kaidesine Gök Tanrı ve Şaman gelenekleri kadar bağlı kalmadılar. Hangi din içine girseler bu inançlarını onlara uydurarak yok olmasını engelleyip yaşamasını sağladılar. Türkler Müslüman olduktan sonra da eski inançlarını korumayı ve Müslümanlık içine yerleştirip yaşamayı sürdürdü. Öyle bir hale geldi ki halk fark etmeden yaşadıkları ananelerin eski inançlardan geldiği unutup direk onun İslam içinde mevcut olduğu inanarak yıllardır korudular.  Son devirlerde bunun en büyük örneklerden biriside Alevilerin yaşattıkları geleneklerdir. Kitapta Alevilik’in nasıl eski Türk inancından ve Şamanik gelenekten gelişerek islam ile birleşip meydana geldiğini anlatmakta. Yaşanan geleneklerin hangi eski kaidelerden günümüze kadar geldiğini örneklerle göstermekte. Alevilik günümüzde de devam eden inanç sisteminden bir tanesi ve ne yazık ki hem ülkemizde yaşan bir çok insan ve bu inanca sahip kişiler bunun temellerini bilmemekte. Bu bakımdan bu eser güzel bir örnek olmakta. Alevilik eski Türk inançlarının bir devamı olduğunu belirtmeliyiz. Günümüzde de sadece Türk toplulukları içinde olduğunu da söylemek lazım. Farklı toplulukların içinden bu tür bir söylem çıktığında ise şüpheyle bakılmalıdır benim kanaatime göre.

Şamanlığın dünyada çeşitli yerlerde görülmesini, ilk doğuş yerinin Orta olması nedeniyle yayıla evresinin buradan olduğu kanaatine varmış yazar. Orta Asya da meydana gelen dinlerin köklerinde şamanik unsurlar olduğunu da savunmakta. Zerdüşlük ve Hirstiyanlık ile karışarak bu dinlerde farklı mezhepler oluşturmuş. Aynı bizde Alevilikte olduğu gibi. Müslümanlık içinde insanın gündelik hayatındaki kültür aktivitelerinin içinde günce olarak yaşayan Şamanizm kendini Müslümanlık içine adapte ederek yaşamaya devam etmiş. Bunu daha önce söylemiştim.

Eski Türk inançlarını Müslümanlık içinde yaşadığını çeşitli kitaplarda örnekler göstererek anlatmıştım. Şamanzm konusuna da yeni girerek bu kitaplarda Şamanizm Türkler tarafından ne kadar benimsendiği, tam teşekkülü bir inanç mı yoksa yardımcı bir unsur mu olduğunu araştıracağım. Bu kitapta zamanında yapılan ilk araştırmalardan biri olması sebebiyle okunmanızı öneririm. 

25 Kasım 2018 Pazar

Karadelikler ve Bebek Evrenler



Stephen Hawking zamanımızın en tanınmış bilim insanlarından bir tanesi.  Geçen sene onun Zamanın Kısa Tarihi kitabını okumuştum. Bu sene yazma sırasına göre okuma listeme eklediğim bu kitabına sıra geldi. Bu sene kendisini kaybettik. Bu bende üzüntüye sebep oldu. Bir büyük beyin daha evreni anlamamız için çabalarken gitti. 

Kitaba gelecek olursak, Hawking'in çeşitli yerlerde verdiği konuşmalarından ve farklı yerlerde yayınlanan makalelerinden oluşuyor. Her başlık farklı bilimsel konulara değiniyor. İlk makalelerinde kendi hakkında, çocukluğu, öğretim hayatı ve ALS hastalığı sürecini aktarmakta. Diğer makalelerinde bilimle ilgili. Tabi gözünüzü korkutmasın, Hawking kendisi de kitapta anlattığı üzere kitabı herkesin anlayacağı şekilde yazabilmek için editörü ile çok uğraşmış. Diğer bilim kitaplarının aksine konular ile alakalı genel bilgisi olan herkesin anlayabileceği bir eser. Evrenin doğasından, Einstein'ın rüyasına, bilim geleceğine, kara deliklere, evrendeki en büyük cisimlerden en küçük cisimlere kadar bunların fizikle anlama, bir formülde birleştirme üzerine düşüncelerini aktarıyor. Okuduğunuz da aslında evreden çok tuhaf cisimlerin var olduğunu anlıyorsunuz. Kütlesi milyarlarca ton olan kara deliklere, sonsuz evren, yeni doğan mini evrenlere, ışığın bile kaçamadığı kara deliklerden kaçan parçacıklara, beyaz deliklere, kuantuma kadar bir çok ilginç konu barındırıyor. 

Bu bilimsel makalelerin dışından benim dikkatimi çeken makalelerden bir tanesi insan hayatı öngörülebilir mi üzerine yazılan oldu. Hawking evrenin büyük patlama da önce dahi fizik yasalarına tabi olduğuna inanıyor. Bundan dolayı her şeyin teorisinin bulduklarında evrende olan her şeyin anlayacağınızı düşünüyor. Tabi insan beynini oluşturan binlerce parçacığın olması Heisenberg belirsizlik ilkesi gereği bu parçacıkların konumlarının bilinmemesi, çözümlenemeyecek kadar büyük denklemlerin ortaya çıkacağını söylüyor. Tanrı insanlara irade verdi mi yoksa vermeyip her şeyi önceden bildiği sorusu üzerine çok güzel bir makale olmuş. 

Bilim ve kara deliklere ve evrene merakınız var ise okumanızı tavsiye ederim.

5 Kasım 2018 Pazartesi

Kitabın Tarihi




Kitabın tarihi insanın iletişim olarak dili düzenli şekilde kullanması ile başlıyor. Bu kadar geriye gitse de fiziksel bir kitap ortaya daha çıkmamış. Ama onu oluşturacak dilin ortaya çıkışı yavaş olarak meydana geliyordu. M.Ö. 60.000 yıl öncesine dayanan bu dil ve onun yansıması olan yazı ilk defa kayalara çizilen resimler olduğu söylenebilir. İnsanlar doğada gördükleri olayları  ilk olarak resim olarak kayalara çizmişler yada kayalara vurmuşlardır. Böylelikle ilk yazılı bilgiler ortaya çıkmış oldu. Dilin zaman içinde gelişmesi ile insanlar bunları her şeklin bir nesneyi ifade etmesi ile kullanmaya başladı. Daha sonra bunlar hecelere kadar indirgendi. Her şekil artık bir hece ifade ediyordu. Daha da ilerleyerek günümüzde kullanılan her sesin bir harf olarak ortaya çıkışı görüldü. Günümüzde halen bir şeklin bir nesneyi ifade eden yazı tipleri kullanılmakta. Çinlilerin ve Japonların kullandıkları yazı sistemleri buna örnek olarak gösterilebilir. M.Ö. üçbinler de Mezopotamya da kullandıkları dili sistemli hale getirip bir yazıya ilk döken millet tabi ki Sümerlilerdir. Yazıyı keşfetmeleri ile yazılı kültürün ilk başlangıcını da aslında atmış oldular. Daha önce bir çok kez bahsettiğim gibi sadece dini belgeleri değil, günlük hayatı, yemek tariflerini, gök yüzünün ile ilgili verileri, okul notları ve yönetici belgeleri gibi bir çok konuda arkalarında yazı bırakmışlardır. Sümerlilerde ilk olarak resim yazısı ile yazılı kültüre başlayıp daha sonra çivi yazısını keşfetmeleri ile kil tabletler üzerine yazılmaya başlandı. Kil tabletler üçgen şekilde bir aletler yazı şekillerinin üstüne bastırılması ve daha sonra fırınlarda pişirilmesi ile oluşturuluyordu. Kil tabletin yanında dünyanın çeşitli yerlerinde ağaç kabukları, kemikler, bakırdan levhalar ve deniz kabukları kullanıldı. Bunların hiç biri kil tablet kadar dayanıklı olmadı ve zaman içinde kayboldu. Mısır da ortaya çıkan papirüs ise farklı bir yöntem ile yazıyı çoğaltıp, dağıtımını yapmayı sağladı. Fakat papirüs iklimlerden etkilendiği için en fazla Roma'ya kadar uzanabildi. Roma da papirüs etkili şekilde kullanamadığı için parşömene gelişti. Hayvan dersinin çeşitli işlemlerden geçtikten sonra kullanılıyordu. Papirüse göre bir çok avantajı vardı. Ama yinede pratik üretimi yoktu. Çinlilerin kağıdı keşfetmeleri ile birlikte her şey değişti. Doğudan batıya doğru kağıdın üretim metodu yayıldıkça üreticilerde artı. Artık yazılı eserleri ortaya çıkması ile birlikte bunla alakalı meslekler de ortaya çıkmaya başladı. Kitap zaman içinde rulolardan, kodexlere ve sonunda da şimdiki kullandığımız haline gelene kadar uzun bir zaman geçti.

Kitabın oluşması ile bunun yanında dağıtılması, basılması ve saklanması gibi çeşitli konularda ortaya çıkmaya başladı. Roma devrinde kopyalama ofisleri olmasına karşın bunlarında kitabın orjinalliğini koruma gibi sorunları vardı. Zamanla Çin'den, Uygurlara ve batıya kadar bir çok matba metodu gelişmeye başladı. Böylelikle orjinal kopyanın aynısı ve daha ucuz bir şekilde kitap çoğaltılması sağlandı. Bilginin dünya üzerinde dolaşmaya başlaması ile insanlığın bilinç düzeyi de gelişmeye başladı. Bilgi doğudan batıya her yeri etkiliyor, bilgi gelişerek ilerliyordu.

Yazılı kaynakların saklanması ve insanlara sunulması da yazılı kaynakların oluşması ile birlikte ortaya çıktı Asurbanipal'in kitap tabletlerden oluşan kütüphanesinden iskendiriyede bulunan kütüphaneye, roma mahalle kütüphanelerinden büyük şehir kütüphanelerine kitapların okuyucu ile buluşması ve bilginin saklanması için yerler ortaya çıkmaya başladı. Böylelikle bir meta olarak ortaya çıkan kitap insan bilinci üzerinde büyük bir etki oluşturdu.

Kitap okuma konusunda çok akıcı. Kitap ve onun etrafında gelişen tarihsel olayları tadında anlatıyor. Gelişim aşamasını hristiyan dünyası çerçevesinde anlatsa da müslüman dünyası hakkında da bilgiler içermekte. Kitabın oluşumu ile ortaya çıkan meslekler, gelişen olaylar hakkında güzel bilgiler bulunmakta. Her kitap okuyucusuna tavsiye edebileceğim güzel bir eser.



30 Eylül 2018 Pazar

Türk Kültüründe Kurt İzleri




Türk kültüründe kurt daha öncede bahsettiğim gibi önemli bir yere sahiptir. Bir çok destanda görülmektedir. Daha önceki Türk Mitolojisi kitaplarında buna değinmiş hatta bir yazıda bazı mitolojik unsurlar üzerine tek tek araştırma yapılması gerektirdiği üzerine durmuştum. Bununla ilgilide Yaşar Kalafat'ın Türk Halk Tefekküründe Kurt kitaplarını size tanıtmıştım.

Bu kitapta da Mitoloji, Destan, hikaye ve halk kültüründe Kurt motifinin nasıl bulunduğu ve ortaya çıktığını anlatmakta. Kitap yazarın gazete makalelerinin bir araya getirilmesi ile ortaya çıkmış bir eser. Makalelerden bir araya geldiği akademik bir yayın beklenmemeli. Benimde okuduğum ve burada bahsettiğim temel kitapların bazılarını incelemiş yazar. Kurt motifinin Türk kültüründe nasıl devam ettiği, Orta Asya'dan Anadolu'ya nasıl geldiği, diğer milletlerin mitolojilerini nasıl etkilediği üzerin durulmuş. Dünya edebiyatında Kurt Adam'ın nasıl ortaya çıktığına da değiniyor. Anadolu pirlerinin şiirlerinde ve masallarında ki kurt motifini, hikayelere nasıl yerleştiğini anlatıyor. 

Kitaba bir bilimsel kitap olarak bakmak yanlış olur. Kurt motifinin eski dönemden bu güne nasıl geldiğini, halen nasıl devam ettiğini anlatan bir kitap. Merak edenler fikir sahibi olmak isteyenlerin bakabileceği bir eser. Fakat bilimsel bir çalışma arayanları pek tatmin etmeyecek bir çalışma. 



23 Eylül 2018 Pazar

Homeros'un Dünyası



Troya savaşında olanların bir tarih araştırması olarak kitaplarda araştırmaya çalıştım. Buna başlarken ilk olarak İlyada okumak istemiştim. Ama orada da size bahsettiğim destanın değiştirilmesi husus neticesinde vazgeçtim. Tarih olarak Troya savaşı doğu batı arasında gerçekleşen ilk savaş olabilir. Bunun gerçekleşmesinin de diğer kitaplarda bahsettiğim gibi sadece bir kadın için olduğu da mümkün gözükmüyor. Troyalılar hakkında daha bir çok araştırma ve kitap çıkacaktır. Şimdiki çıkanlarla elimizde bulunan veriler bu efsanevi şehrin bir çok katmanı olup, bir çok kültürden insanın bu katmanlar içinde bu şehri yükselttiğidir.

Bu kitap da benim aradığım daha çok destanın tarihsel yolcuğunu okumaktı. Bunun için almıştım ama yazar ilyada ve odysseia destanı destanlarında ki unsurlar üzerine araştırma yazısı yazmış daha çok. Destanda geçen kişiler olaylar ve destan içeriği hakkında bize uzun uzun bilgiler veriyor. Burada yunan panteonu, onun destana etkisi, destandaki kişiler olaylar zinciri, iki büyük savaşçı ve etrafındaki bir çok konuya değiniyor. Bunun yanında ilyada ve odysseia destanları arasında ki farkları  da anlatmakta.

İlyada destanını yazan bir Homeros'un ve destana bir çok eklemeler yapan başka Homeroslar da olabileceğini, bunun diğer araştırmalar tarafından da söylendiğini belirtiliyor. Zaman içinde İlyada'nın bazı mısraların çıkarılıp, bazılarının da sonradan eklenmiş. Odysseia  destanı ile karşılaştırıldığında aslında devamı olarak gözükse de bu destanın başka biri tarafından yazıldığını, bunu desteklemek içinde metin yapısı ve zamanında kullanılan yazım dilini farklı olduğunu örnek gösteriliyor. Odysseia destanını hatta bazı araştırmacılar tarafından kadın bir yazar tarafından yazıldığını fakat pek üzerinde durulmayacak bir sav olduğunu belirtiliyor.

Kitap Homeros'un yarattığı ve sonradan gerçek olarak ortaya çıkan bir olayın incelemesi. Akademik havada fakat sıkmadan bir anlatım sunuyor bize. Eğer ki İlyada ve Odysseia destanı destanına ilginiz varsa bu destanı okuduktan sonra bu kitaba da göz atabilirsiniz.

22 Temmuz 2018 Pazar

Hitit Savaşçıları




MÖ 1650'lerde Anadolu'nun şekillenmesinde ve Suriye'den Mısır'a kadar olan topraklarda hakimiyet mücadelesine girmiş bir devlet Hititler. Kuzeyinde sürekli sorun yaşadığı Kaşkalar, batısında irili ufaklı devletleri, güneyinde kendisine her fırsatta isyan eden mitanni devleti ve Akdeniz'in güneyinde kendisi kadar güçlü bir Mısır devleti bulunuyordu. Bu dönemde Hitilerin ayakta kalması ve bulunduğu bölgeye hakim olması kurduğu devlet sisteminin yanında askeri olarak geliştirdikleri teknolojiye de bağlı. Burada tanıttığım Hitit Çağında Anadolu ve okuduğum diğer kitaplarda Hitit devletinin kendi tarihini, devlet, askeri sisteminin nasıl olduğunu, sosyolojik yapısını, kralların yapmış olduğu mücadelelere değinmiştik. Bu mücadeleler sırasında yaptıkları seferleri, askeri sisteminin nasıl şekillendiğini ne tür teçhizat kullandıklarını ve ne tür birlikler olduğuna çok fazla değinilmemişti.

Osprey başlığı altında çıkarılan bu seri Türkiye de çok az bulunan bir kitap çeşidini okuyucuya sunmakta. Yurt dışında çeşitli konularda bu tür ilistirasyonlu ve bilgi veren kitaplar çokça bulunmakta. Bizde de yayınlanmaya başlaması güzel bir adım. Kitap Trevor Bryce'un Hititler hakkında yaptığı çalışmalardan konuyu anlatarak, hemde ilistirasayonlar ve resimler ile göstererek o dönemde anlatılanların nasıl olduğunu kafanızda canlanmasını sağlıyor. 

Bazı kaynaklarda Hititlerin askeri olarak güçlü olmasının sebebinin tunçtan yapılan silahların yerine demirden silahlara geçtiğini söylüyorlar. Burada yazar bunun gerçekçi olmadığını çelikten silahlar yapılsa da o dönemde meteorlardan gelen demir cevherinden bu silahların yapıldığını ve yeteri kadar güçlü olmadığını, kırılgan olduğunu belirtiyor. Hitilerin güçlü olmalarının nedeni yine o dönemde geliştirdikleri savaş teknolojisine bağlı. Hitit çağında yeni yeni ortaya çıkan savaş arabalarını Hititler geliştirerek ve kendi birliklerini buna adapte ederek büyük bir başarı kazanmışlar. Savaş arabası birlikleri kurmuşlar. Bu birliklerde savaş arabalarını çeken atların bir arada hareket etmeleri için talim yapmışlar, savaş arabalarını süren sürücüleri eğitmişler, savaş arabasında bulunan askeri ok ve uzun kargılar kullanmakta ustalaşmasını sağladılar. Bunun yanında yaya askerlerin eğitimine ve kullandıkları silahların gelişmesine önem gösterdiler. Bu sayede dönemin savaş teknolojisi olarak çevredeki devletlerden öne geçtiler. Askeri düzeni iyi kullanıp şehirlerin savunmasın da önem gösterdiler. Kuzeyden sürekli bir saldırı altında olmaları, çevresindeki devletlerin vasalları halline getirmelerine rağmen sürekli isyanlar ve saldırılarla uğraşıyorlardı.  Bunun için şehir dışına gözetleme kuleleri yerleştirdiler. Şehir güvenliği için akşamları şehir kapılarını mühürleyip, 24 saat işleyen bir devriye, nöbet sistemi kurdular. Kale kuşatmalarında çeşitli taktikler geliştirerek zamanın kalelerini ele geçirdiler. Bunların bir tanesi orta çağda bile kullanılmaya devam edilen yer altından tünel kazmaktı. Savaşa giderken sevk iadesini iyi şekilde düzenlerlerdi. Kendi toprakları içinde çeşitli depolar kurarak sevk esnasında ordunun buralara uğrayarak gerekli malların temini sağlanırdı. Anadolu'nun coğrafi yapısına karşı geliştirdikleri ayakkabılar ile uzun mesafeleri aşmayı sağladılar. Bu ayakkabı şekli kültür olarak halen Anadolu da yaşamaktadır. Daha önce Hurriler de at yetiştiriciliği üzerine yazılmış bir kitap olduğundan bahsetmiştim. O dönemde süvari birlikleri olmasa da savaş atlarının yetiştirilmesi ve eğitimine büyük önem gösterdiler.

Burada saydığım ve kitapta geçen bir çok gelişme ve taktik ile Hititler bu zorlu topraklarda ayakta kalmayı başardılar. Diğer kitaplarda askeri yapının, teknolojinin ve kullandıkları taktiklerin üzerinde değinilmediği için Türkçe kaynak olarak bu kitabı tek yapıyor. Bu konuları merak edenlere tavsiye ederim. 

23 Haziran 2018 Cumartesi

Felsefeye Giriş


Felsefe nedir? Buna verilecek bir çok yanıt vardır diyor yazar kitabın ön sözünde. Ama genel ifade ile Felsefe yazarın tanımına göre " Felsefe bir etkinliktir; o belirli sorular üzerine düşünme biçimidir." diyor. Güzel bir tanımda. Bu tanımı tabi cümlenin devamında açarak anlatıyor. Geçen senelerde yazarın Felsefenin Kısa Tarihi kitabını size tanıtmıştım. Bu kitapta tarihte gelmiş düşünürleri bize fikirleri ile birlikte tanıtıyordu. Bu kitabında diğer felsefeye giriş kitaplarından farklı bir yol izlemek istediğini belirtiyor. Bu nedenden şu düşünür bu konu üzerine şu tarihlerde bunu söylemiş gibi bir yazı şekli yerine. Kendi belirlediği konular üzerinden (Bilim felsefesi, Tanrı var mıdır, Sanat nedir? ) bize yine düşünürlerin konu hakkındaki fikirlerini sunmakta. Bu konulara değinirken farklı argümanarı bize sunarak savunan ve karşıt düşünceleri anlatmış oluyor. Hemde konu hakkında tarih içindeki düşünce akışını, bunun üzerine olan fikirleri okumanızı sağlıyor. Böylelikle sizi kalıplaşmış düşünce yapısından çıkarıp düşünmenizi sağlıyor. Yazının başlığında felsefe nedir sorusuna sizi sevk ediyor. 

Felsefe konusundan geniş bir bilgim yok. Bu alanda kendimi geliştirmeye çabası içindeyim. Çok hızlı ilerleyeceğini düşünmüyorum. Zaman zaman bu tür kitaplar okuyarak bilgi seviyemi artırma ve size de tanıtacağım. Benim gibi konuya yeni girenler için tavsiye edebileceğim bir kitap. Dili ağır değil ve  anlaşılır bir anlatımı var.

6 Haziran 2018 Çarşamba

Galiyev Yaşamı ve Mücadelesi





Yıl 1918 Osmanlı Devletinin başkenti işgal altında ve toprakları galip devletler tarafında işgal edilmektedir. Türklerin son kurduğu imparatorluk çökerken ve yeni bir direniş başlarken, Çarlık Rusyasın da bulunan Türkler de kendi bağımsızlıkları için mücadeleye başlamışlar. 350 yıllık süren bir karanlıktan kurtulmak için, kendi ülkelerini ve haklarını kazanmak için büyük bir mücadeleye girerler. Bolşevikler ile birleşerek Çarlık Rusya'sının baskılarından kurtulmak istemektedirler. Lenin'in "Her Ulus Kendi Kaderini Tayin Etmeli" sözününe inanmış, Leninden Özerk bir Cumhuriyet sözü almalarına rağmen ihanete uğramışlardır.

Çarlık Rusya'sının Türklere neler yaptığını Gaspıralı Dönemini okuyarak, hatta Gaspıralı İsmail'in çıkardığı Tercüman gazetesini okuyarak çok iyi anlayabilirsiniz. Bu şartlar altında yaşayan Türkler kendilerine bir çıkış yolu aramaktalar. Sonunda Çarlık Rusya'sının zayıflaması ve Bolşevik akımının gelişmesi  ile kendilerinin haklarını geri almak için Çarlık karşıtı örgütlerin içine katılırlar. 

Mirseyit Sultan Galiyev  fakir bir köy öğretmeninin oğlu olarak Barkırya'da doğdu. Babasının kitaplarını okuyarak büyüyen Galiyev, öğretmen okulunu kazanması ile eğitim hayatına başladı. Burada sosyalist düşünceler ile tanışması, kendini geliştirmesi ve Bolşevikler içine girmesi ile başladı. Böylelikle uzun ve zorlu bir hayatın ilk adımlarını atmış oldu. Türk olmasından dolayı bir çok sıkıntı yaşayan Galiyev bunların üstesinden gelerek, teşkilatçılığı ve çalışkanlığı ile insanları Sosyalist örgütlerin içinde birleştirmeyi başarmıştır.

Türklerin haklarının kazanılması, Çarlık dönemindeki baskıların gitmesi ve özerk bir Türk devleti kurmak için Bolşeviklere katılan Galiyev, Lenin'e güvenmiştir. Bolşeviklerin Çarlık Rusya'sını devirdikten sonra kendi Türklere haklarını vereceğini düşünür. Ama daha başlangıçta Bolşevik Ruslar tarafından milliyetçilik ile suçlanır. Çarlığa karşı örgütlenme devam ederken bu örgütler Rusların egemenliği altındadır ve Türklere çok çok az bir yer vermişlerdir. Rusların bu eskiden gelen hareketlerini devam etmelerine Sosyalist Türkler çok karşı çıkmış, onlara karşı çok çalışmış ve büyük başarılar kazanmışlardır. Bolşevik ihtilalinin çok sıkıştığı dönemde, Türk Bolşeviklerin katkıları büyük olmuştur. İç savaş döneminde Kızıl Ordu ve Beyaz Ordu'dan daha büyük bir Türk Ordusu kurarak Kızıl Orduya destek vermişler. Buda Çarlığın yıkılmasını sağlamış. Artık rahatlayan Rus Bolşevikler yavaş yavaş Türklerin tehlike olduğunu ve onlara ihtiyaç kalmadığını düşünürler. Bunların en başında Türkleri ve Galiyev'i tehlike olarak gören Stalin vardır. Galiyev o zamanda 220- 275 bini bulan Türk ordusu kurmuş, her Türk toprağında geniş bir Türk Müslüman Sosyalist örgüt ağı kurmuştur. Ama Rusların Türkleri işçi sınıfından görmemeleri, Marksiz devrimin hep batından başlayacağı düşüncesine inançları Galiyev ve Türkler ile fikir olarak yolları yavaş yavaş ayrılmaya başlamıştır. Bolşeviklerin herkese eşitlik diye yolla çıktıklarında daha sonra Rus egemenliğini tekrar kurmaları da etkisi olmuştur. Artık açık olarak Bolşevik sistemini ve fikirlerini eleştiren Galiyev'i zaman içinde yavaş yavaş yok etmişler. Galiyev Parti organlarından uzaklaşmasına rağmen çalışmalarına devam etmiş, gizli örgütlenmeler oluşturmuş. Stalin bunların planlı ve sabırlı şekilde takip ederek tamamen yok etmiştir. 

Galiyev Sovyet Rusya'nın çok ötesinde ne zaman nasıl yıkılacağını tahmin etmiş ve SSCB gerçekten de bu şekilde yıkılmıştır. Kendi teorisi geliştirmiş ve milli kominizm teorisi olarak ortaya çıkmış.  Son zamanlarında artık SSCB'nin yaptıklarını iyice gören ve eleştirilerini iyice artıran Galiyev            " Günümüzde SSCB biçimiyle canlanan eski Rusya uzun süreli değil. Geçici ve anlık bir şeydir." diyor. SSCB'nin nasıl yıkılacağı konusunda ki iki öngörüsü de doğru çıkmıştır. 

Türklerin Bolşevikleri içinde bu çalışmaları Stalin ve Rusların etkisi ile sonuçsuz kalmış. Türk Bolşevik liderlerinin hepsi Stalin tarafında yok edilmiş. Parti içindeki Türk etkisi giderek azaltılmış. Böylelikle Galiyev takipçilerinin sonunu getirmiş Stalin. 

O dönemde Türkiye ile dolaylı olarak bağlantı kurmasına rağmen neden direk bağlantı kurmadı bilmiyorum. Anadolu'da ki kurtuluş mücadelesine destek verilmesini sağlamış. Atatürk'ün de SSCB için aynı görüşte olması da ilginç bir konu. Mustafa Suphi başında beri Türkiye'de Galiyev'e destek olmuş, bunun yanında Galiyev'in parti okulunda da bir çok ünlü kişi ders almış. Bunlardan ikisi Nazım Hikmet ve Şevket Süreyya. Bunun yanında Sivas kongresine bir gözlemci de göndermiştir. Uzun bir yazı yazdım küçük bir kitap için. Bu kitabı okumanızı öneririm, dili sadece ve kısa bir eser. Eserin eleştireceğim tek yanı keşke kaynakları metin içinde gösterse imiş yazar. Umarım sonraki baskılarda bunu hallederler. 




30 Mayıs 2018 Çarşamba

Tozun Gizli Hayatı



Toz denildiği zaman aklımıza evlerin her tarafında biriken, rüzgar estiğinde tüm solunum sistemine dolan baş belası bir şey olarak biliyoruz. Kitabın boyutuna da bakıldığında hem bu baş belası şey hakkında hemde ufacık bir toz tanesi hakkında ne yazılabilir diye insanı ilk başta düşündürüyor. Bu kitabı okumadan önce bende bu düşüncede idim. Bazı toz parçacıklarının önemli olduğunu biliyordum. Bunları bir araya getirince aslında bu ufak cisimlerin hem çok çeşitli hemde bu kadar önemli olduğunu daha iyi anladım. Tabi her toz tanesi önemli değil. Ama genel olarak dünyada ve evrende büyük öneme sahipler.

Kitap ilk olarak tozun tanımını bize sunmakta ve onu diğer kendi büyüklüğündeki diğer cisimler ile karşılaştırarak bizim beynimizde bir algı oluşturuyor. Toz dediğimizde sadece ev tozu değil aslında çok farklı şekilde ve çeşitlilikte tor tanelerinin olduğunu bize açıklıyor. Evren o kadar büyük ki bizim gözlediğimiz gök cisimleri de aklımızın sınırlarını zorlayacak kadar büyük. Uzayda da bulunan toz güneşlerin patlaması, süpernova sonucu yok olması ve çeşitli gök cisimlerinin bıraktıkları partiküller olarak evrende bulunuyorlar. Bu uzay tozları ve gazların birleşiminden oluşan bulutsu (Nebula) o kadar büyük olabiliyor ki dünyadan gözle görülebiliyor. Zamanla çekim etkisi ile yeni yıldızların oluşmasına da neden oluyor nebula içinde bulunan tozlar. Son yıllarda yapılan uzay programlarında da kuyruklu yıldızların tozlarını toplama görevi yapan uzay araçları uzaya gönderilmişti. Yıldızların bildiğimiz elementleri oluşturan yerler olduğunu düşünürsek, buralardan yayılan tozların bizim geçmişimiz hakkında bilgiler içereceğini bilim insanları araştırıyor. Evrenin her yerinde bulunan tozlar bizim güneş sistemi içinde de belli kuşaklar oluşturuyor. Buradan gelen tozlar dünya atmosferine girerek dünyaya yağmakta. Dünya üzerinde dolaşan toz kütlesinin ne kadar olduğunu bir bilseniz hayretlere düşeceksiniz. Dünyada en çok toz bulunan yer olan çöllerin dünya ekosistemine öyle yararlar sağlamakta ki biz bunu fark etmiyoruz. Tozun atmosfer üzerindeki yolculuğu ise çok ilginç moğolistandan kalkan bir çöl kumu Güney Amerika'ya kadar ulaşabiliyor. Dünyada insan eliyle olsun doğal yollarla olsun hiç bir şeyin bir yanardağ patlaması kadar toz atmosfere püskürtemez. Atmosferin ötesine uzaya bile toz ve kaya parçaları gönderebilir. Buda eski devirlerde dinozorların sonunu getiren neden tozların atmosferde birikmesi sonucu buzul çağını başlattığı düşüncesini getirmiş insanların aklına. Tüm bu anlatılan tozların içinde tabi öyle tozlar vardır ki onlar olmadan bizimde hayatımız olmaz. Bitkiler polenlerini hava ve böcekler yolu ile ileterek döllenirler. Bu sayede bitkiler, meyveler, çiçeklerin devamlılığı sağlar. Bunların yanında yaşayan tabi toz tanesi hatta onlardan daha küçük canlılarda bulunmakta.

Bir toz tanesinde dünyalar var. Yazarda kitabın bir yerinde bir bilim adamı sadece bir toz kütlesi üzerinde çalışsa bir ömrünü harcar diyor. Bu toz tanelerinin bize olan etkileri ise azımsanamayacak kadar fazla. Bilime ilgi duyuyorsanız bu kitap sizi fazlasıyla doyuracağını düşünüyorum. Bir toz tanesinden evrene, gobi çölünden Amerika tuz gölüne sonra Amazonlara tekrar uzaya kadar sizi bir çok yerde gezdirecek.

20 Mayıs 2018 Pazar

Oğuz Kağan Destanı





Daha önce size birkaç tane Oğuz Kağan Destanı ile ilgili kitap tanıtmıştım. Bunlardan bir tanesi Togan’ın çevirdiği Reşieddin oğuznamesi idi. Bu kitabın piyasada zor bulunması ve nadir olması nedeniyle herkes ulaşamıyordu. Fuara gitmeden önce kitap araştırması yaparken Tufan Gündüz’ün Reşieddin oğuznamesini yeniden çevirdiğini ve kitabın içinde farklı bilgiler ekleyerek bastığını öğrendim. Hemen listeme ekledim okumak için. 

Oğuz destanı daha önce anlattığım gibi Türk milletinin tarih içindeki yol alışının bir yansımasıdır. Gösterdikleri kahramanlıklar, inançları, göreneklerini, devlet sistemlerinin bir yerde toplandığı bunların hepsinin Oğuz Han’ın şahsiyetinde birleştiği bir destan. Aslında destanlaşmadan öncesinde mitolojik bir karakter. Daha önce dediğimiz gibi araştırmamızda ilk önce Oğuz Kağan bir mitoloji olarak doğmuş, sonrasında içinde bulunduğu mitolojik ögeler kaybolarak destanlaşmıştır. Bu kitapta destansı özelliğini de kenara bırakarak gerçekliğe daha yakın şekilde bize Oğuz Destanı sunulmakta. Kitabın başında Oğuz Kağan Destanın bir incelmesini yapar. Reşieddin'in kitabı nasıl yazdığını, dönemin hangi kaynaklarından yararlandığını, yazımı sırasında nerelerden etkilendiğini belirtir. Oğuz Kağan Destanında geçen ve bugünkü Türk boylarının oluşumunu anlatmaktadır. Burada yazar bu boyların tarihsel olarak nasıl ortaya çıktıklarını, nerede göründükleri üzerine durur. Boyların tarihsel olarak ortaya çıkışı önemli bir noktadır. Boyların tarihi kayıtlara zaman içinde ne şekilde girdiğini belirtir. Aynı şekilde dış oğuz boyları denilen Oğuz Kağan destanında geçen boylarında oluşumunu inceler. Daha sonra boy ayrılmasından ikili sisteme geçişi yani Bozok ve Üçok meselesi üzerine durur. Bunları anlatırken tarih içinde ki Türk devletler üzerine de bilgiler verir. Bunlar aslında Oğuz'un destandaki yolculuğudur. Tartışmalı diğer bir konuda Oğuz'un şahsiyetidir. Tarihçiler arasında bu konuda bir fikir birliği yoktur. Bazıları Oğuz Kağan'ın Türk düşüncesinde ki ideal olduğunu, Mete han olduğunu, yaşamış bir kişi olduğu üzerine fikirleri sunar. Bunların yanında şahsiyeti ve tarihsel serüvenini anlatır. Kitapta Oğuz Destanı anlatıldıktan sonra destan içinde geçen dış oğuzları ne manaya geldiği üzerine bir bölüm var. Oğuz Destanında bilindiği üzere 24 boy bulunmakta, bunlar Oğuz Han’ın kendi çocuklarından meydana gelen boylar olarak düşünülüyor. Bunun yanında birde Oğuz Kağan’ın seferi sırasında isim verdiği kişilerden türeyen Türk boyları bulunmakta. İşte bunlar hakkında ve manaları üzerine bir bölüm bulunmakta. Bu boylara da dış oğuzlar denmekte. Destanın özelliği üzerine de durarak nasıl meydana geldiğini ve diğer nüshalardan ne şekilde ayrıldığını anlatmakta. 

Oğuz Han’ın mitolojisini okumaya başladığımda eskiden bu yana etrafta dolaşan bir Oğuz Han’ın Türklük Duasını görmüşümdür. Yalnız bunun bizim Türk tarihinden geçen uydurma hikayelerden birimi olduğu konusunda çok şüpheye düştüm. Bu kitapta Tufan Gündüz kitabın sonuna bir duayı  eklemiş. Tabi bu hali Osmanlı döneminde olduğu için onlara övgüler, islam dini içinde olduğu için ona bağlı öğütler içermekte. 

Bu açıklamaların sonunda da Oğuz Kağan destanı bulunmakta. Oğuz Kağan destanı Türk tarihinin katmanlarını içinde bulunduran bir eser. Bundan dolayı ne zaman ortaya çıktığı konusu aslında tam net değil. Tufan Gündüz Oğuz Kağan'ın ilk babasına isyan etmesinden yola çıkarak Mete (Bahadır) Han'ın babasına isyanını döneminde şekillenmeye başladığını belirtiyor. Oğuz Destanını okuduğunuzda bunu Türklerin yüzyıllar içinde aldıkları yolların bir öyküsü olarak okumanızı tavsiye ediyorum. Bu konuyu ilk okuyacaklar için anlaşılır bir eser. Daha derinlere girmek isteyenler ise Türk Mitolojisinde incelediğim kitapları tavsiye ederim. 

Türk milletinin en son destanı olan Kurtuluş Savaşı bu destana belki bir kaç yüzyıl sonra girecek. Bunu başlatan Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına minnet borçluyuz. Türk tarihinde bulunan kahramanları Tarihten silecek hiç bir silgi yoktur. 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramınız Kutlu Olsun.

12 Mayıs 2018 Cumartesi

Troya ve Troyalılar




Hector'un Öcünü Aldım
Mustafa Kemal Atatürk

Bir önceki Troya kitabında artık Troyalıların Türk mü olup olmadıklarının inceleyeceğimizi söylemiştim.

Troya savaşı şimdiye kadar karanlıkta kalan sadece daha önce bahsettiğim ilyada Destanı ile efsaneleşen ve daha sonra H.Shiman ile gerçek olduğu ortaya çıkan bir yer. Şimdiye kadar dünyada bunun üzerine bir çok araştırma yapılmış olsa da Türkiye de buraya olan ilginin az olması şuan ki duruma göre şaşırtıcı değil. Diğer okuduğum kitaplarda Troya'nın arkeolojik incelemsinden, destan incelemesine ve savaşın anlatımına kadar olan bir kaç kitabı size tanıtmıştım. Bu kitapta ise Fatih Sultan Mehmet'in ve Mustafa Kemal Atatürk'ün neden Hektor üzerinden Troya'ya atıfta bulunması gösterdiklerini araştırması için bu kitaba başladım. Bu iki büyük insanın bulundukları coğrafyada ki çok eski ve tarihin bilinmeyen sayfalarında kalmış bir şehrine ve kahramanına yaptıkları atıf. Troyalıların acaba Türk mü olduğunu sorusunu insanların akıllarına getirmiş. 

Daha önce Hititler Türk müydü sorusuna da aynı şekilde Hititleri okurken yanıt aramaya çalışmıştım. Sedat Alp'in yazdığı Hitit Güneşi kitabına atıfta bulunarak anlatmıştım. Şuanda yapılan araştırmalara göre Hititler'in ırk olarak Türklerle bir bağlantısı yok. Yaşanan coğrafya ve bu coğrafyada oluşan Hitit kültürünün kültürel mirasçıları olarak bir ilişkimiz mevcut. Aynı şekilde Troya kültürünün mirasçısı da biz oluyoruz. Bundan dolayı kültürün devam eden unsurları bizim kültürümüz ile birleşerek devam ediyor. Bu iki büyük Türk liderinin Troya'ya atıfta bulunması bu topraklarda yaşamış olan kültürlerin mirasçıları olduklarının bilincinde olmaları. Yaşadıkları topraklardaki tarihi bilmek, onu özümsemek ve onların yaşadığı tarihsel olguyu kendi durumu ile birleştiren iki liderde batıya karşı kazandıkları zaferden sonra Troya halkına atıfta bulunmuştur. Fatih Sultan Mehmet Troyalıların öcünü aldığını belirtirken, Atatürk ise Troyalaların kumandanı Hector'un öcünü aldığını söylemiştir. 

Kitap ilk olarak hangi kaynaklardan yararlanıldığı üzerinde durarak Hitit tabletlerinde geçen Troya isimini araştırmakta. Tabi Troya Hitit tabletlerin Viluşa olarak adlandırıldığı bilimsel araştırmalarla kanıtlanmış. Yazılı kaynaklar olarak İlyada destanı hakkında benimde size aktardığım bilgileri kitabın yazım ve oluşum tarihçesini de aktarıyor. En sonunda hem Miken hemde Troya üzerine yapılmış arkeolojik kanıtlar üzerine duruyor. Etrükslerin Troya ile bağlantısı ve nasıl ortaya çıktığı üzerine de değiniyor. İleride de bizde araştırmamızda değineceğiz Etrükslere. Avrupa tarihinin neden buraya dayandırmak üzerine de duruyor. Daha tarih yalanları üzerine durmadık ama bizde yapılan çarpıtma tarih aynı şekilde Avrupa da yapmakta.

Kitap Troyalıların Türk mü değil mi olduğu konusunu merak edenlere okumaları için önereceğim bir kitap. Bu kitabı okumadan önce biraz Troya üzerinde bilgi edindikten sonra okurlarsa daha iyi olacağı düşüncesindeyim.

17 Nisan 2016 Pazar

Okumadığınız İçin Teşekkürler



Kitabı geçen sene takip ettiğim bloglardan bir tanesinin önerisi ile listeme atmıştım. Anca okumak için fırsat bulup aldım. Yazar Hırvat olduğundan dolayı aslında bizim çevremize de yakın. Yugoslavya döneminde yaşamış sonrada parçalanmaya şahit olmuş. Kendisi savaş karşıtı tutumları ile de öne çıkmış. Zaten kitabı okuduğunuz bunu kendisi de dile getirmekte.

Kitap makaleler şeklinde oluşturulmuş bir eser. İçinde daha çok edebiyat dünyası ile ilgili yazılar bulunmakta. Dünyada gelişen edebiyat dünyasındaki olayları eleştirel, sorgulayıcı ve birazda hicivli şekilde yazmış. Bizimde arkadaşlar arasında bazen bahsettiğimiz günümüz romanları hakkında bazı şeylere yazarda örnekler vererek bahsediyor. Artık herkesin kolayca yazar olabileceğinin popüler kültürün bu alana fazlaca hakim olduğundan şikayetçi yazar. İyi bir edebiyat yapıtının bir yayıncı editörüne götürüldüğünde bu sebeplerden dolayı basılmayacağını söylüyor. İşin edebiyat yanının artık yok olduğunun ve kitabı bir bilgi kaynağı değilde bir meta haline getirdiklerinden şikayetçi.

Kitaptaki edebiyat ve kitaplar ile ilgili makaleler güzel olsa da diğer makaleler pek ilgimi çekmedi. Bazıların da sıkıldığım bile oldu. Kitap okuyan arkadaşlar ile sohbet ettiğimizde bizimde şikayetçi olduğumu ve konuştuğumuz konulara değiniyor. Bu konuda yalnız olmadığını fakat önünde de işin duramayacağını anladım ben. Kitap konusunda fazla bir şey diyemeyeceğim, benim alanımından farklı bir yerde. Tavsiye etmek konusunda da bir öneride bulunamayacağım. Ben beklediğimi tam bulamadım. Edebiyat eleştirisi, kitaplar hakkında yazılar okumak isteyenler bakabilir.

25 Kasım 2014 Salı

Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın





Umberto Eco'nun okuduğum ilk kitabı. Çok merak ettiğim bir yazar idi. Gülün Adı adlı romanı ile başlamak istiyordum fakat fuarda kitabı görünce dayanamayıp aldım. Kitap iki kişi arasında sohbet şeklinde geçiyor ama ne sohbet. Öyle soru cevap soru cevap şeklinde de değil. Arada bir soru soruluyor onun dışında yazarlar konu hakkında öyle kendilerini kaptırıyorlar ki. O konudan başka konuya o konudan başka konuya gidip geliyorlar. Bu sohbeti dinlerken anlıyorsunuz ki bu iki kişinin kültürel bilgisi muazzam.


Umberto Eco; İtalyan Simge bilimci (SemioticianGösteri Bilimi demişler anlamadım), denemeci, filozof, edebiyat eleştirmeni ve romancıdır. Halen hayatta olup günümüzün en önemli bilim adamlarından bir tanesidir. Dünyanın en büyük entelektüelleri arasında ilk 100'e girmiş bir çok kere. Kendisinin bir çok kitabı Türkiye yayınlanmış. Kendisi romanları ile daha çok tanınsa da bir çok akademik makalesi, çocuk kitapları ve eleştiri yazıları bulunmakta.

Jean-Claude Carriere; Fransız romancı, aktör, yönetmen ve senaryo yazarı. Akıl Defteri ve Martin Guerre Döndü mü ? gibi kitapları Türkiye de yayınlanmış. Ayrıca Fransa'nın en büyük sinema enstitüsünün de (Le Femis) başkanı. Bu enstitü dünyanın en iyi sinema enstitüleri arasına girmiş. Yazarın ayrıca yazdığı ve yönettiği bir çok filmde bulunmakta.


Kitabın asıl konusu ne derseniz kitaplar ve onu oluşturan yazı ve kağıt üzerine bir şey olacağını söylerdim ama değil. Bu konulardan bahsediyorlar ama öyle tek konu üzerinde durmuyorlar. Karşılıklı sohbet havasında bir çok konu üzerinde konuşuyorlar. Kitap ve verilerden bir başlıyor yazarlar konuşmaya. Günümüzde ki veri depolama sistemleri üzerine, kitabın ilk oluşumu, sansür olayları, kitap tarihi, kütüphaneler, kütüphanelerin yok oluşları, sinema tarihi, kitap koleksiyonu, yazar vs. O kadar çok şey üzerinde konuşuyorlar ki kendinizi bir o konuda bir bu konuda buluyorsunuz. İki yazarında bilgisine bu konuşmalar sırasında hayran da kalıyorsunuz bu arada.

Bu iki kişinin arasında geçen sohbet, okuyanların ve belli seviyede kütüphaneye erişmiş kişilerin çok hoşuna gideceğini düşünüyorum. Çünkü sizin yaşadıklarınızın ve bu konular hakkında düşündüklerinizi onlarda yaşamış ve düşünmüşler. Bu konular hakkında ki bilgileri de size aktarıyorlar. Çoğu kitap okurunun başına gelen bir mevzu; bir arkadaşınız evinize gelir. Sonra o kalıp soruyu sorar "Bunların hepsini okudun mu?"  Bu soruya kitapta çok güzel ve absürt cevaplar üretmişler yazarlar. Eco'nun söylediğini ben burada paylaşayım diğerlerini okuyunca görün. Eco "Hayır. Bu kitaplar yalnızca önümüzdeki hafta okumam gerekenler. Okumuş olduklarım üniversitede." Kitap aramanın ve onları almanın üzerine de durmuşlar. Bir kitabı arayıp bulmanın ne kadar zahmetli olduğunu ve yeni nesil zenginlerin süs olsun diye bu kitapları kütüphanelerine koyduklarını anlatıyor. Kendisinin de Amerika da ki bir sahafa 10 yıl boyunca bir kitap için gidip gelmiş sonunda kitabı almış. Kitap fiyatları hakkında, en değerli kitap, tamamlamak istedikleri seriler, öldüklerinde kütüphanelerinin ne olacağı ve değerleri. Gerçekten çok konu konuşuyorlar. En son bombayı sona saklamışlar tabi benim ağzım açık kaldı. Kaç kitabını var diye soruyorlar Eco 50.000 kitabı, J.C.Carriere'nin de 30.000-40.000 civarı kitabı varmış. Eco'yu araştırayım derken bir tane röportajını izledim. İlk kendi evini gezdiriyor gerçekten ağzınız açık kalıyor. 

Bu kitabı şiddetle tavsiye ediyorum. Yalnız kitabı okuyacaklara şöyle bir uyarı yapayım. Eco sohbet arasında Gülün Adı kitabında ki hikaye hakkında bazı şeylerden bahsediyor. Romanı okumayı düşünenler bunu göze alarak okusunlar.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...