Türkler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Nisan 2019 Pazar

Tarihte ve Bugün Şamanizm





Şamanlık meselesi Türk toplumu içinde tam olarak anlaşılmamış bir konudur. Türkiye de Şamanizm dendi mi insanların aklına eskiden Türklerin inandıkları bir din olarak gelmektedir. Bu konu yeterli kaynakların bulunmaması ve aynı coğrafyanın farklı bölgelerinde bile uygulama, mitolojik olgular farklı olmasından dolayı tüm şamanizmi kapsayacak şekilde bir kurallar silsilesi ortaya çıkarmak güç olmuştur. Benim yaptığım araştırmanın çerçevesi genel olarak Türk halkı içinde bulunan Şamanizm nasıldı ve ne idi üzerine olacak. Bazı boylarda bulunan Şamanizm üzerine yapılan araştırmalar mevcut. Fakat yukarıda da bahsettiğim gibi Türk boyları arasında ki uygulamalar bile farklılaştığı için boylara ait Şamanizm kaynaklarını burada incelemeyeceğim.

Kitap şamanizm’in tarihi içersin de ki yerini anlatmakla başlıyor işe. Burada şamanizm’in ne kadar eskiye dayandığı konusu biraz karanlıkta kalmakta. Bazı araştırmalar bunun ilk Türk dini olduğunu savunurken bazıları ise sonradan Türklerin içine girmiş bir inanç olduğunu savunmakta. Zaman içinde Şamanizm içine giren tufan, öteki dünya, insanların yaratılışı ve kıyamet gibi kavramlar Hristiyanlık ve Musevilik yolu ile Şamanizm içine girmiş olduğunu yazar değinmekte.

Türk mitolojisinde anlatılan Ateş kavramı, Yer-su, Yada taşı konusu burada da geçmekte. Zaten bu üç kavram Türk toplulukları içine öyle yerleşmiştir ki şamani kavramlar her boy içinde farklılık göstermesine rağmen bu kavramlar sabit olarak her boy içinde aynı olarak kalmışlardır. Buda bana göre bu kavramların daha eski bir dönem inançlarından geldiğinin göstergesidir.

Şamanların yada Türklerde bahsedildiği adı ile kamların hayatları, yaptıkları ayinler, giyimleri, kullandıkları aletler, baktıkları fal teknikleri gibi bir çok konuda bize bilgi sunmakta kitap. Şamanların giyindikleri her şeyin bir manası bulunmaktadır. Bunların bazıları büyü gücünü artırıcı özellikte eşyalar olsa da bazıları koruyucu tılsımlardır. İptidai zamanlarda en güçlü şamanlar kadın şamanlardır. Bununla ilgili özel bir çalışma inceleyeceğim. Şamanlık kadınlarda ortaya çıkan bir kurum olarak görülmektedir. Kadın şamanların yerini yavaş yavaş erkek şamanlar almış olmasına karşın erkek şamanların giysileri kadın şamanların giysilerini devam ettirmişlerdir. Bir Şaman da davulu mutlaka olması gereken bir eşyadır. Şaman davulunu yaparken hizmetinde olduğu ruh vasıtası ile nasıl olacağını belirlenir. Bundan dolayı her şamanın davulu kendine özgüdür. Kutsal sayılır şaman öldüğünde kırılıp mezarının başına asılır. Şaman olan kişilerin nasıl oldukları tam olarak çözülmüş bir mesele değil. Bazı durumlarsa soydan da geçse bazı durumlarda kişinin kendisinde de meydana gelmektedir. Genel olarak farklı karakterde kişilerdir ve toplumdan ayrı olarak yaşarlar. Şamanlık her boyda farklı olduğu için farklı boylarda şaman olma şeklide farklılık gösterebilir.  Şamanlar Türk kültürünün içinde otacı (şifacı), falcı, ruhi rehber olarak görev yapmaktadır. Bunlarda özelleşmiş yada hepsini bir yerde toplamış da olabilir. Şamanlar kişilerin ulaşamadıkları büyük ruhlara ve tanrılara erişen aracı bir kişidir. Ayinlerde kendilerinden geçerek ruhlarının göklere yada yer altına inerek gezdiğini, oralardan haberler getirdiğini söylerler. Bu şekilde kehanetlerini dile getirirler. Şamanların her birinin bir töz’ü yani yardımcı hayvan ruhu vardır. Bu hayvan ruhuna kendi ruhunun bağlar. Kendi töz’üne bürünebildiği söylenir. Bu töz şamanın hem yardımcısı hem de koruyucusu dur.

Şamanların en büyük görevlerinden bir tanesi insanlar ile ruhlar arasında bir köprü olmasıdır. Türk inancına göre her şeyin bir ruhu (tin) bulunur. Bundan dolayı şamanlar zaman zaman bu ruhlara adak adar ve tören yaparlar. Aynı şekilde büyük ruhlar (tanrılar) içinde törenler düzenlerler. Bu törenlerde çeşitli sunular yaparlar. Bunlar kanlı olduğu gibi kansız da olabilir. Şamanların Gök Tanrıya ayin yapamaz ve sunu sunamazlar. Belki bundan dolayı kendi mitolojilerini ve tanrı sistemlerini ortaya çıkarmışlardır. Türk Mitolojisi 1-2 kitapta bu konuda geniş bilgi bulunmaktadır.

Şamanların yukarıda bahsettiğim gibi otacı ve falcılık yaptığını söylemiştim. Günlük işlerden, ruhlara seslenişe kadar bir çok konuda şaman falcılık yapmaktadır. Bunlar kitapta geniş olarak verilmekte. Burada en ilginç olanı ve insanların bu fiziksel olguyu gördüklerini, çeşitli kaynaklar ve kişilerin nakillerinden belirtmektedir. Türklerde yada (cada-sata) taşı diye yağmur, kar yağdıran bir taş vardır. Bu taşa sahip olan şaman her nerede olursa olsun istediği zaman yağmur, kar, dolu yağdırabilir. Türkler içinde büyük öneme sahip olan bu taş, ne kadar zaman geçse de kültür içinde varlığını sürdürmüş fakat işlevi gözden kaybolmuştur. Bu taşın işlevi Çinlilerden Müslümanlara kadar bir çok komşu milletin dikkatini ve ilgisini çekmiş. İslam Halifelerinin bile peşine düştüğü bir nesne olmuş. Yada taşı kültürü Türkler Müslüman olduktan sonrada devam etmiştir. Anadolu da yağmur duaları ile benzerlikleri buradan geldiğini gösterir.

Her kavim için ölü gömme geleneği o kültüre has ayırt edici bir özelliktir. Türklerde de bu özellik Çin sınırlarından Avrupa içlerine kadar her coğrafyada aynılık gösterir. Bazı uygulamalar halen günümüzde dahi devam etmektedir. Daha önce Türklerin ölü gömme gelenekleri hakkında bilgi vermiştim. İleride birkaç kitapta bunlar üzerine ayrıca durmayı düşünüyorum. Yazar bu konuda uzunca bu konu üzerine değinmiştir.

Şamanizm konusunda Türkiye de ilk araştırmalardan bir tanesi olduğundan okunması konusunda tavsiye ederim. Kitaplar hakkında yazılar uzun sürede hazırlasam da yazmaya devam edeceğim.

17 Ekim 2014 Cuma

Sumerliler Türklerin Bir Koludur







Sonunda Muazzez Hanım diğer kitaplarında bahsettiği Sumerlilerin Türkler ile ilişkisini toplu olarak bir kitapta derlemiş. Kitap aslında Türklerin ve Sümerlilerin arasındaki ilişkiyi göstermek amacı ile ön bilgi verebilecek bir şekilde yazılmış. Hocanın yaşını düşünürsek güzel ve dikkat çekici bir çalışma olmuş.

Cumhuriyet döneminin başlanan Türk tarihini ve Anadolu Medeniyetlerini araştırmasında bugün geri kalmışız. Macaristan da bile Türkiye'den fazla Türklük araştırması yapan dünya çapında ofisleri bulunan kurumlar var. Kazakistan da Cumhuriyet kurulduktan sonra çok geniş araştırmalar başladı. Biz ne yazık ki devlet, akademik ve özel olarak bu işlerde gerilerdeyiz. Bazı hocalarımızın çok güzel çalışmaları olsada. Devlet politikası olarak ve akademik olarak bu konularda bir şey yok.

Tarihin ne kadar önemli olduğunu ile ilgili bir çok söz var. Ama Türkiye de okuma alışkanlığının düşük olması, okuyan insanların tarihi fazla okumamaları sebebiyle tarih bilgisi bizde çok eksik. Bugün bile halen akademik olarak değil genel hurafelere inanç tarih konularda gerçeğe inançtan daha çok. Belgelere inanç yerine kişilerin kanıtsız söylediği sözlere inanç daha fazla. Buda bizi tarih bilincimizin yokluğu ve çarpıklığı içinde günümüzde sürmekte.

Sumlerlilere gelecek olursak; bizim ve dünyanın Sumer diye bahsettiği uygarlığa bu ismi aslında Akkadlar veriyorlar. Tabi Sumer isminin nereden geldiği  ile ilgili bazı eski makalelerde var. Ama bu insanlar kendilerine Kenger yada karabaşlı diyorlar. Daha kendilerine verdikleri isimde Türk kültürü içinde ki benzerlikle başlıyor. Kitapta bu konuya geniş bir şekilde değiniliyor. Daha önce okuduğum 5000 Yıllık Sümer-Türkmen Bağları kitabındaki aynı düzen ile Türk kültürü ile Sümer kültür ve dil yapıları karşılaştırılmış.

Kitapta ortak adlar, Mezopotamya da ve Türkmenistan da bulunan arkeolojik buluntuların, destanların, masallar, ayinler, semboller ve daha bir çok konu iki medeniyet arsında karşılaştırılmış. Ne kadar çok benzerlik ortaya çıksa da Muazzez hanımında değindiği gibi bu konuları akademik ortama taşıyacak ve dünyada kabul ettirecek kişi ve kurumların olmaması Sumer-Türk bağlantısının akademik kabulünü zorlaştırıyor. Kitabın büyük çoğunluğu kitabın sonunda bulunan kelime sözlüğünden oluşuyor. 

Bazı kitaplarında değindiği Gutlar/Kutlar'ın Türk olduğu uzun zaman önce ispatlanmıştı. Bu kol Akkad krallığını sona erdiriyorlar. Üç tane şehir kurup daha sonra 150 yıl 12 kral Sumeri yönetiyorlar. Bu kralların listesi tabletlerde bulunmuş. Kral isimlerinin Türkçe olduğu Sümer bilimci Landsberger kanıtlamış. Daha sonrada Gut/Kut dili ile Türkçe arasında ortak kelime ve ekler keşfedilmiş. Burada Gutlar/Kutlar'ın nereden geldiği önemli. Gutlar/Kutlar acaba Kimmerlilerin atalarımı diye düşünüyor insan.

İş genellikle kelimelerin benzerliğinden ve anlamlarından gittiği için bazı insanlar kelimelerin benzer olmasının bir şey ifade etmeyeceğini söyleyerek Sumer-Türk ilişkisini olmayacağını savunuyor. Kitapta bir dil bilimci olan M. Swadesha'nın tespitini aktarmış " Eğer iki ayrı dilde fonetik ve mana bakımından benzer kelimeler 100'den fazla ise, bunların bağımsız olma ihtimali birkaç milyonda birdir. Aynı şekilde çift kelimeler de 7'den fazla olursa, o iki dil arasında tarihi bir ilişki vardır" Bu kuralın bir başka şeklini Maya dili ile Türk dili arasında ki benzerliğin araştırılması sırasında başka bir dil bilimci söylemiş. 

Konuyu dağıtmadan kitap tek başına da okunabilir ama diğer araştırmalar ve Sumer konusu bilinerek okunursa daha bir bütün halinde aklınıza yatacağı düşüncesindeyim. 

*Kaybolan Cennetin Peşinde - Doç.Dr. Cabbar Işankul - G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 22, Sayı 3 (2002), 183-193 bu makalede de Sumer- Türk ilişkisine değinilmiş. Merak edenlerin okumasını tavsiye ederim. Birkaç tane daha makale ekleyecektim ama onları bulup okuyamadım. Bir başka Sumer-Türk ilişkisini araştıran kitapta onları da sizle paylaşırım.

12 Eylül 2014 Cuma

Türklerin Bilime Katkıları






Bilim ve teknoloji tarihte hangi devlet önem vermiş ise o devletin yükseldiğini, güçlendiğini ve çevresindeki topraklara hakim olduğunu görüyoruz. Türkler tarih sahnesine çıktığında savaş teknolojisini geliştirmiş ve çevresindeki diğer kavimlere üstünlük elde etmiştir. Tekniğin ilk savaşta ortamında gelişmesi, sonrada normal hayata geçmesi görülmüştür. 

Bu kitapta ilk Türk kavimlerinin geliştirdiği teknolojiler anlatılmıyor. Bende biraz bu konuyu anlatarak o zamandaki bazı teknik gelişmeleri bahsetmek istiyorum. Atın ilk evcilleştirilmesi Anav kültürüne dayanır. (Anav kültürü Türkistan topraklarında bulunmasına rağmen daha Türkler bağlantısı üzerinde araştırmalar devam etmekte )  Atlıların hareketli olarak savaşta süvari olarak kullanılması ise etkin şekilde Türklerde görülür. Türkler bu üstünlüğü farkına vararak at üstündeki etkinliklerini artırmak için üzengi ve eyeri geliştirmişlerdir. Bunun yanında kendilerininde at üzerinde rahat olmaları içinde çizme ve pantolonu bulmuşlardır. Zamanlarında metalleri işleyerek çevre kavimlerden üstün metal alaşımı savaş silahları yapmışlardır. Ama Türklerin geliştirmiş olduğu kompozit yay kendilerine Osmanlı zamanında Yavuz Sultan Selim Han devrine kadar büyük üstünlük sağlamıştır. Türkler yay ve oku o kadar benimsemişlerdir ki artık güç ve hakimiyet simgesi olarak çok eski zamanlarda anılmaya başlanmış, devlet arması, destanlarda simge, atasözleri, davetiye gibi hayatın çok çeşitli yerlerine de girmiştir. At üzerinde ok kullanan ve bunu hareketli halde yapan tek kavimdir. Bu bütün o zamanın savaş teknolojisi gelişmeleri Türklere büyük üstünlük sağlamıştır.  

Burada şunu düşünmek gerekir şimdiki bizim bildiğimiz bilim ile o zamanki bilim ve teknik biraz farklıdır. Daha bilim metodolojisi ortada yoktur o zamanlar. Onun için şuan ki düşündüğümüz şekilde bir bilim değil daha çok tekniğe dayalı bir gelişmeler olmaktadır.

Uygurlara geldiğinde bu gelişmeler katlanarak devam ediyor. Uygurlarda artık maden işleme, tekerlekli araç kullanma üst seviyelere çıkıyor. Tekerlekli aracı genelde Türkler yazlık ve kışlıklara giderken yurtları ve eşyaları taşımak için kullanırlar. Uygurlar bunu savaşta kullanıyor. Burada bu tekerlekli aracın nasıl bir şey olduğu anlatılmamış onun için ilk Türkler buldu diyemeyeceğim. Çünkü Hititler, Mısırlılar o dönemde 2 tekerlekli atların çektiği savaş arabaları kullanıyorlar. Burada keşfedilen en büyük icat Çinlilerden önce hareketli harf sistemli matbaayı bulmaları olmuş.

Karahanlı devletinden itibaren mimari alanda gelişmeler başlıyor Türklerde. Bu dönemlerde çok büyük bilim şehirleri yükseliyor. Semerkant, Buhara, Merv gibi buralarda artık bilime kafa yoran insanlar ile birlikte çok büyük bilim insanları yetişiyor. İşte bizde bu bağlantıyı kuramadığımız için bazı bilim dallarının Avrupa da ortaya çıktığını sanıyoruz. Bunlardan bir tanesi İbn Sina dönemin en iyi tıp bilimine hakim ve yazdığı kitaplar Avrupaya giderek orada tıp biliminin öncülüğünü yapmış. Kitapta Abdülhamid ibn Türk, Harezmi, Cabir ibn Hayyan, Fergani, Farabi, Biruni, Cildeki, Gıyaseddin Kaşi, Kadızade Rumi, Uluğ Bey ve Ali Kuşçudan bahsediyor. Bu kişilerin yaptıkları matematik, astronomi, tıp gibi bilimlerdeki düşünceleri ve araştırmaları zamanın Avrupasından çok öndedir. 

Osmanlıya geçtiğimizde ufak olarak basedecek olursak. Ne zaman bilim ve tekniğe önem vermiş o vakit gelişmeler ve yükselmeler gözlenmiş. Fatih Sultan Mehmet zamanının en ileri toplarını yapmıştır. Havan topunu icat edip surların arkasına top atabilen topu geliştirmiştir. Yavuz döneminde daha Avrupa kullanımından 300 yıl önce yivli top kullanması buna örnektir. Tabi Osmanlı döneminde bilimsel olarak acı hatıralarımızda vardır. Takuyittinin gözlem evinin topa tutulması ve ilk uçan insanın idam edilmesi bunlara örnektir. Bunlarda dini her dönemde olduğu gibi yobazların kendi kıt beyinleriyle yorumlamaları yüzünden olmuştur.

Kitap ufak olsa da ben uzun bir yazı yazdım. Fakat Türklerde bilim ve teknik yoktur diyen insanlara inat bu tür kitapların daha ayrıntılı ve bilimsel tarih çerçevesinde incelenmesi gerekir. Bir İbni Sina'nın eserleri neyi etkilemiştir, nereden etkilenmiştir, diğer milletlere tesiri nedir ? gibi sorular sorulmalı ve araştırılmalıdır. Bu konuların bizler tarafından incelenmesi gerekir. Ben tabi burada fenni bilimden bahsettim. Bunun yanında sosyal bilimlerde de gelişmiş bir çok yönü vardır Türklerin. Bunların en önemlilerinden bir tanesi devlet düzeni ve kanunlarıdır. 

Kitap ufak ve ince bir kitap ön bilgi olması açısında okunabilir. Son olarak kitabın ismi "Türklerde Bilimsel Gelişmeler" olabilirmiş. Dediğim gibi bizim bu konuda daha fazla araştırmamız ve bilim insanlarımızın daha fazla bu konular üzerinde araştırma yapmaları gerekiyor.

13 Ağustos 2014 Çarşamba

5000 Yıllık Sümer-Türkmen Bağları





Sümer medeniyeti çok önemli bir konu. Çünkü Avrupa medeniyetin Yunanlılardan çıktığını düşünüyorlar. Onların teknolojiyi, tanrılar sistemini, bilimin temellerini attığını, devlet fikrinin buralarda yeşerdiğini, Avrupa medeniyetinin başlangıcının Yunanlılar olduğunu savunuyorlar. Mesela dik üçgenin en uzun kenarını bulmak için uygulanan yöntemi bize Yunanlılardan Pisagor isimli bir bilginin bulduğunu söylenir ve teoremin isminin de pisagor teoremi olarak geçer. Sümer kazılarında bulunan bir tablette Pisagor bağıntısının aynısı bulunmuştur. Buda bu teoremin Sümerliler zamanında bulunduğu sonra diğer medeniyetlere geçerek Yunanlılara kadar geldiğini gösteriyor. Fakat Pisagor bunu ben buldum diyerek sanırım intihalin ilk örneğini gösteriyor tarihte bize.

Sümerliler  MÖ 4000-2000 yıllarında yaşamışlarsa da etkileri geniş bir alana yayılmış ve günümüze kadar gelmiştir. Bunun yanında Sümer konusunda bizim dikkatimizi ilk çeken ve Sümer araştırmalarının yapılmasına önem gösteren Atatürk'ün neden bu medeniyetin öğrenilmesi gerektiğini bu medeniyeti öğrendikçe anlaşılıyor. 

Sümer konusunu okumaya karar verdiğimde Muazzez İlmiye Çığ Sümerlilerin Türk olabileceğini, dillerinin farklı olduğunu, geleneklerinin etrafındaki hiç bir medeniyete benzemediğini, teknolojilerinin başka bir yerden getirdiklerini söyleyip bununla ilgili araştırmaların durduğunu ve daha fazla araştırma yapılması gerektiğini söylüyor. Atatürk'te okuduğu kitaplardan Sümer dilinin Ural-Altay dilleri gibi olduğunu görerek ve diğer özelliklerini benzeterek Sumer medeniyetini Türk olabileceğini düşünerek araştırmalar yaptırıyor. Bizde akademik çevrede bu araştırmalar bitse de bazı araştırmacılar ve akademisyenler Sümer-Türk bağını araştırmaya devam ediyor. Bu kitapta bunlardan bir tanesi olarak karşımıza çıkıyor.

Peki neden Sumer-Türk bağlantısının araştırılması bu kadar önemli. Adamlar Türk olsa ne olur olmasa ne olur diyenler vardır. Avrupa Osmanlı zamanında da, Cumhuriyet kurulduktan sonra da Türklerin Anadolu topraklarına Asya'dan geldikleri ve daha önce bir medeniyete sahip olmadıkları, işgalci ve göçebe olduklarını savunuyorlar. Bunu da bilimsel yöntemler ile kanıtlamaya çalışıyorlar. Tabi bu bilimsel bakış yine kendilerince delillere bakma ve yorumlama şeklinde gidiyor. Allahtan gerçek bilim adamları var, gerçeğe sadık kalan. Anadolu ve Mezopotamya da ne kadar medeniyet varsa Avrupa kendine mal etme çabasına girişiyor ve bu çabalarını günümüzde de devam ettiriyor. Bundan dolayı Türk milleti kendi kendi tarihini hemde yaşadığımız coğrafya da ki tarihi iyi bilmeli ve araştırmalıdır. 

Asya da buzul sonrası büyük göllerin kanıtlanmaya başlanması ile araştırmacılar bu bölgelerde kazı çalışmaları yapmaya başlıyorlar. Bu kazılar sonucunda bu göllerin yakınında yerleşik, tarım yapabilen, metalleri işleyebilen gelişmiş bir medeniyet ortaya çıkıyor. Hemde yapılan araştırmalarda bu medeniyetin Sümerlilerden eski ve aynı döneme denk gelen gelişim evrelerinin olduğu saptanıyor. Bunun yanında Anadolu, Mezopotamya da bulunan koyun ve buğday türlerinin Asya kökenli olduğunu keşfediyorlar. Bu kültürün bir yazısı olamadığı için kim oldukları, kendilerine ne dediklerini bilmiyoruz. Bundan dolayı bilim adamları bulunduğu bölgeye göre bu kültüre Anav (Anau, Anu ) kültürü diyorlar. Bu bölgede MÖ 8000 yıllarında tarıma başlandığı, MÖ 8000-6800 yıllarında hayvanın ehlileştiği tespit ediliyor. Bir çok ilk gelişme Sümerden önce bu medeniyette gözükmeye başlıyor. 

Buzul çağının MÖ 12500 bitiminden sonra büyük tatlı su gölleri oluştuğunu fakat daha sonra çeşitli nedenlerle bu tatlı su göllerine gelen kaynakların kesilmesi ve MÖ 6200'ler de mini buzul çağının başlaması ile iç Asya da ki büyük göller buharlaşıyor. Kitap işte bunu anlatan bir makale ile başlıyor yolculuğa. Bunu okuyunca da Sümer toplumunun bu yoldan geldiğine dair kanıt olmasa da aklınızda bir göç yolu beliriyor Mezopotamya'ya kadar. 

Sümer toplumu Mezopotamya'ya Asya taraflarından geldiği biliniyor. Geldiklerinde tarım yapmayı, inşa etmeyi, bentler kurmayı, Mezopotamya da taşın çok az olamasına rağmen taş ustalığını biliyorlar. Dillerinin bitişimli bir dil olduğu biliniyor yani Ural-Altay dil grubundaki diller gibi olduğu. Gelişmiş bir tanrılar sisteminin olduğu ve baş tanrıların yanında bir çok ufak tanrıların olduğu. Hikayeleri ve destanları biliniyor. İşte burada karşılaştırma metodu ile Türk kültüründe bulunan destanlar, inanç sistemi ve dil konusu incelenerek Sumer-Türk ilişkisi araştırılıyor. Çok sayıda farklı konularda benzerlik ilişkisi kuruluyor. 


Bugün Sümer çivi yazısının okunması konusunda en büyük yanlış ve eksiklik az sesli harfi bulunan bir dili referans alarak Sumer yazılarını okumaya çalışmamız. Akkadlar ve onların devamı olan Sami ırktan bu medeniyetler Sumer toplumunu asimile ettikten sonra Sumer tabletlerini kendi kütüphanelerine kaldırıyorlar ve tabletleri kendi dillerine çeviriyorlar. Bizde Asur (Sami ırk) dilinin yardımıyla karşılaştırmalı olarak Sumer tabletlerini okuyoruz. Fakat bu sami dilinde çok sesli harf yok bugünkü Arapça da olduğu gibi ama Sumer dili hem eklemeli hemde çok sesli harf içeren bir dil. Böylelikle tam bir çeviri olmuyor. Kitap bu konulara çok güzel değinmiş ve çok geniş bir dil bilgisi karşılaştırması yapıyor. Sumer dilinin Türkçe lehçeleri kullanılarak okuma çalışmaları da yapıyor. En ünlüsü ve Türk dilini MÖ 3000 yılına taşımasını sağlayan Osman Nedim Tuna'nın bilimsel olarak sunduğu ve kabul olunan kitabıdır. Ses değişimlerini bilimsel olarak göstererek Sumer-Türk dili arasındaki ortak kelimeleri tespit etmiştir.



Okumalar sonrasında Sumer'in en büyük tanrısının isminin Dingir olması diğer isminin Anu olması manasının ise Türklerde ki Tengri ve gök manasına gelmesi en büyük ilişkilerden bir tanesidir. Bunun yanında Tanrılar sisteminin Türk Göktanrı inancına benzediği gösterilmiştir. Dağların kutsal olması, ayinlerin Türkler de dağlarda yapılması fakat Mezopotamya da dağ bulunmaması Sumer toplumunun yapay dağlar yapmaya yöneltmiş bu yerleri hem inanç merkezi hemde gözlem yeri olarak kullanmışlardır. Bu yerler Ziggurat denilen basamaklı piramitlerdir. Genelde Babil kulesi diye incil de ve hikayelerde geçen yapı budur. 

Bunların yanında yer isimleri, destanlar ve hikayeler, hayvanlar, sayılar ve takvim şekilleri karşılaştırılmıştır. Sümer toplumu altı esasına dayanan sayı sistemi ile bugün bizim kullandığımız yıl, saat ve dakika sisteminin kurucularıdır. Bugünkü şekilde kullandığımız yıl takvimini hesaplamışlar. Türklerde de 12 hayvanlı takvimin ve sayı sisteminin benzerliğine değinilmiştir. 

Kitapta bir şey çok dikkatimi çekti. Türkmence diye bir dilden bahsediyor yazar. Benim bildiğim Türkmence diye bir dil yok, bunun yanında Türkmen diyor ırka da, Türk kültürü  ve Türkçenin lehçeleri vardır bu kullanım çok yanlış geldi. Nasıl Azerice diye bir dil yoktur Azeri Türkçesi vardır bununda bu şekilde kullanılması hoş olmamış.

Bu karşılaştırma ve inceleme konusunda güzel bir kitap. Fakat kitabın baskısı yok. Piyasada da pek bulunmuyor. Ben 1 yıl aradım ve karşıma çıkar çıkmaz almıştım. Eğer kitabı fiziksel olarak bulamazsanız. Özet olarak pdf formatın da internette rastlamıştım ama bunu da bulması kolay değil. Sümer konusunu merak eden ve Türk ilişkisi üzerine düşünenlerin bulup okumalarını öneririm. Arayan insan her şeyi bulur kitabı da mevlasını da :)






Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...