6 Haziran 2018 Çarşamba

Galiyev Yaşamı ve Mücadelesi





Yıl 1918 Osmanlı Devletinin başkenti işgal altında ve toprakları galip devletler tarafında işgal edilmektedir. Türklerin son kurduğu imparatorluk çökerken ve yeni bir direniş başlarken, Çarlık Rusyasın da bulunan Türkler de kendi bağımsızlıkları için mücadeleye başlamışlar. 350 yıllık süren bir karanlıktan kurtulmak için, kendi ülkelerini ve haklarını kazanmak için büyük bir mücadeleye girerler. Bolşevikler ile birleşerek Çarlık Rusya'sının baskılarından kurtulmak istemektedirler. Lenin'in "Her Ulus Kendi Kaderini Tayin Etmeli" sözününe inanmış, Leninden Özerk bir Cumhuriyet sözü almalarına rağmen ihanete uğramışlardır.

Çarlık Rusya'sının Türklere neler yaptığını Gaspıralı Dönemini okuyarak, hatta Gaspıralı İsmail'in çıkardığı Tercüman gazetesini okuyarak çok iyi anlayabilirsiniz. Bu şartlar altında yaşayan Türkler kendilerine bir çıkış yolu aramaktalar. Sonunda Çarlık Rusya'sının zayıflaması ve Bolşevik akımının gelişmesi  ile kendilerinin haklarını geri almak için Çarlık karşıtı örgütlerin içine katılırlar. 

Mirseyit Sultan Galiyev  fakir bir köy öğretmeninin oğlu olarak Barkırya'da doğdu. Babasının kitaplarını okuyarak büyüyen Galiyev, öğretmen okulunu kazanması ile eğitim hayatına başladı. Burada sosyalist düşünceler ile tanışması, kendini geliştirmesi ve Bolşevikler içine girmesi ile başladı. Böylelikle uzun ve zorlu bir hayatın ilk adımlarını atmış oldu. Türk olmasından dolayı bir çok sıkıntı yaşayan Galiyev bunların üstesinden gelerek, teşkilatçılığı ve çalışkanlığı ile insanları Sosyalist örgütlerin içinde birleştirmeyi başarmıştır.

Türklerin haklarının kazanılması, Çarlık dönemindeki baskıların gitmesi ve özerk bir Türk devleti kurmak için Bolşeviklere katılan Galiyev, Lenin'e güvenmiştir. Bolşeviklerin Çarlık Rusya'sını devirdikten sonra kendi Türklere haklarını vereceğini düşünür. Ama daha başlangıçta Bolşevik Ruslar tarafından milliyetçilik ile suçlanır. Çarlığa karşı örgütlenme devam ederken bu örgütler Rusların egemenliği altındadır ve Türklere çok çok az bir yer vermişlerdir. Rusların bu eskiden gelen hareketlerini devam etmelerine Sosyalist Türkler çok karşı çıkmış, onlara karşı çok çalışmış ve büyük başarılar kazanmışlardır. Bolşevik ihtilalinin çok sıkıştığı dönemde, Türk Bolşeviklerin katkıları büyük olmuştur. İç savaş döneminde Kızıl Ordu ve Beyaz Ordu'dan daha büyük bir Türk Ordusu kurarak Kızıl Orduya destek vermişler. Buda Çarlığın yıkılmasını sağlamış. Artık rahatlayan Rus Bolşevikler yavaş yavaş Türklerin tehlike olduğunu ve onlara ihtiyaç kalmadığını düşünürler. Bunların en başında Türkleri ve Galiyev'i tehlike olarak gören Stalin vardır. Galiyev o zamanda 220- 275 bini bulan Türk ordusu kurmuş, her Türk toprağında geniş bir Türk Müslüman Sosyalist örgüt ağı kurmuştur. Ama Rusların Türkleri işçi sınıfından görmemeleri, Marksiz devrimin hep batından başlayacağı düşüncesine inançları Galiyev ve Türkler ile fikir olarak yolları yavaş yavaş ayrılmaya başlamıştır. Bolşeviklerin herkese eşitlik diye yolla çıktıklarında daha sonra Rus egemenliğini tekrar kurmaları da etkisi olmuştur. Artık açık olarak Bolşevik sistemini ve fikirlerini eleştiren Galiyev'i zaman içinde yavaş yavaş yok etmişler. Galiyev Parti organlarından uzaklaşmasına rağmen çalışmalarına devam etmiş, gizli örgütlenmeler oluşturmuş. Stalin bunların planlı ve sabırlı şekilde takip ederek tamamen yok etmiştir. 

Galiyev Sovyet Rusya'nın çok ötesinde ne zaman nasıl yıkılacağını tahmin etmiş ve SSCB gerçekten de bu şekilde yıkılmıştır. Kendi teorisi geliştirmiş ve milli kominizm teorisi olarak ortaya çıkmış.  Son zamanlarında artık SSCB'nin yaptıklarını iyice gören ve eleştirilerini iyice artıran Galiyev            " Günümüzde SSCB biçimiyle canlanan eski Rusya uzun süreli değil. Geçici ve anlık bir şeydir." diyor. SSCB'nin nasıl yıkılacağı konusunda ki iki öngörüsü de doğru çıkmıştır. 

Türklerin Bolşevikleri içinde bu çalışmaları Stalin ve Rusların etkisi ile sonuçsuz kalmış. Türk Bolşevik liderlerinin hepsi Stalin tarafında yok edilmiş. Parti içindeki Türk etkisi giderek azaltılmış. Böylelikle Galiyev takipçilerinin sonunu getirmiş Stalin. 

O dönemde Türkiye ile dolaylı olarak bağlantı kurmasına rağmen neden direk bağlantı kurmadı bilmiyorum. Anadolu'da ki kurtuluş mücadelesine destek verilmesini sağlamış. Atatürk'ün de SSCB için aynı görüşte olması da ilginç bir konu. Mustafa Suphi başında beri Türkiye'de Galiyev'e destek olmuş, bunun yanında Galiyev'in parti okulunda da bir çok ünlü kişi ders almış. Bunlardan ikisi Nazım Hikmet ve Şevket Süreyya. Bunun yanında Sivas kongresine bir gözlemci de göndermiştir. Uzun bir yazı yazdım küçük bir kitap için. Bu kitabı okumanızı öneririm, dili sadece ve kısa bir eser. Eserin eleştireceğim tek yanı keşke kaynakları metin içinde gösterse imiş yazar. Umarım sonraki baskılarda bunu hallederler. 




30 Mayıs 2018 Çarşamba

Tozun Gizli Hayatı



Toz denildiği zaman aklımıza evlerin her tarafında biriken, rüzgar estiğinde tüm solunum sistemine dolan baş belası bir şey olarak biliyoruz. Kitabın boyutuna da bakıldığında hem bu baş belası şey hakkında hemde ufacık bir toz tanesi hakkında ne yazılabilir diye insanı ilk başta düşündürüyor. Bu kitabı okumadan önce bende bu düşüncede idim. Bazı toz parçacıklarının önemli olduğunu biliyordum. Bunları bir araya getirince aslında bu ufak cisimlerin hem çok çeşitli hemde bu kadar önemli olduğunu daha iyi anladım. Tabi her toz tanesi önemli değil. Ama genel olarak dünyada ve evrende büyük öneme sahipler.

Kitap ilk olarak tozun tanımını bize sunmakta ve onu diğer kendi büyüklüğündeki diğer cisimler ile karşılaştırarak bizim beynimizde bir algı oluşturuyor. Toz dediğimizde sadece ev tozu değil aslında çok farklı şekilde ve çeşitlilikte tor tanelerinin olduğunu bize açıklıyor. Evren o kadar büyük ki bizim gözlediğimiz gök cisimleri de aklımızın sınırlarını zorlayacak kadar büyük. Uzayda da bulunan toz güneşlerin patlaması, süpernova sonucu yok olması ve çeşitli gök cisimlerinin bıraktıkları partiküller olarak evrende bulunuyorlar. Bu uzay tozları ve gazların birleşiminden oluşan bulutsu (Nebula) o kadar büyük olabiliyor ki dünyadan gözle görülebiliyor. Zamanla çekim etkisi ile yeni yıldızların oluşmasına da neden oluyor nebula içinde bulunan tozlar. Son yıllarda yapılan uzay programlarında da kuyruklu yıldızların tozlarını toplama görevi yapan uzay araçları uzaya gönderilmişti. Yıldızların bildiğimiz elementleri oluşturan yerler olduğunu düşünürsek, buralardan yayılan tozların bizim geçmişimiz hakkında bilgiler içereceğini bilim insanları araştırıyor. Evrenin her yerinde bulunan tozlar bizim güneş sistemi içinde de belli kuşaklar oluşturuyor. Buradan gelen tozlar dünya atmosferine girerek dünyaya yağmakta. Dünya üzerinde dolaşan toz kütlesinin ne kadar olduğunu bir bilseniz hayretlere düşeceksiniz. Dünyada en çok toz bulunan yer olan çöllerin dünya ekosistemine öyle yararlar sağlamakta ki biz bunu fark etmiyoruz. Tozun atmosfer üzerindeki yolculuğu ise çok ilginç moğolistandan kalkan bir çöl kumu Güney Amerika'ya kadar ulaşabiliyor. Dünyada insan eliyle olsun doğal yollarla olsun hiç bir şeyin bir yanardağ patlaması kadar toz atmosfere püskürtemez. Atmosferin ötesine uzaya bile toz ve kaya parçaları gönderebilir. Buda eski devirlerde dinozorların sonunu getiren neden tozların atmosferde birikmesi sonucu buzul çağını başlattığı düşüncesini getirmiş insanların aklına. Tüm bu anlatılan tozların içinde tabi öyle tozlar vardır ki onlar olmadan bizimde hayatımız olmaz. Bitkiler polenlerini hava ve böcekler yolu ile ileterek döllenirler. Bu sayede bitkiler, meyveler, çiçeklerin devamlılığı sağlar. Bunların yanında yaşayan tabi toz tanesi hatta onlardan daha küçük canlılarda bulunmakta.

Bir toz tanesinde dünyalar var. Yazarda kitabın bir yerinde bir bilim adamı sadece bir toz kütlesi üzerinde çalışsa bir ömrünü harcar diyor. Bu toz tanelerinin bize olan etkileri ise azımsanamayacak kadar fazla. Bilime ilgi duyuyorsanız bu kitap sizi fazlasıyla doyuracağını düşünüyorum. Bir toz tanesinden evrene, gobi çölünden Amerika tuz gölüne sonra Amazonlara tekrar uzaya kadar sizi bir çok yerde gezdirecek.

20 Mayıs 2018 Pazar

Oğuz Kağan Destanı





Daha önce size birkaç tane Oğuz Kağan Destanı ile ilgili kitap tanıtmıştım. Bunlardan bir tanesi Togan’ın çevirdiği Reşieddin oğuznamesi idi. Bu kitabın piyasada zor bulunması ve nadir olması nedeniyle herkes ulaşamıyordu. Fuara gitmeden önce kitap araştırması yaparken Tufan Gündüz’ün Reşieddin oğuznamesini yeniden çevirdiğini ve kitabın içinde farklı bilgiler ekleyerek bastığını öğrendim. Hemen listeme ekledim okumak için. 

Oğuz destanı daha önce anlattığım gibi Türk milletinin tarih içindeki yol alışının bir yansımasıdır. Gösterdikleri kahramanlıklar, inançları, göreneklerini, devlet sistemlerinin bir yerde toplandığı bunların hepsinin Oğuz Han’ın şahsiyetinde birleştiği bir destan. Aslında destanlaşmadan öncesinde mitolojik bir karakter. Daha önce dediğimiz gibi araştırmamızda ilk önce Oğuz Kağan bir mitoloji olarak doğmuş, sonrasında içinde bulunduğu mitolojik ögeler kaybolarak destanlaşmıştır. Bu kitapta destansı özelliğini de kenara bırakarak gerçekliğe daha yakın şekilde bize Oğuz Destanı sunulmakta. Kitabın başında Oğuz Kağan Destanın bir incelmesini yapar. Reşieddin'in kitabı nasıl yazdığını, dönemin hangi kaynaklarından yararlandığını, yazımı sırasında nerelerden etkilendiğini belirtir. Oğuz Kağan Destanında geçen ve bugünkü Türk boylarının oluşumunu anlatmaktadır. Burada yazar bu boyların tarihsel olarak nasıl ortaya çıktıklarını, nerede göründükleri üzerine durur. Boyların tarihsel olarak ortaya çıkışı önemli bir noktadır. Boyların tarihi kayıtlara zaman içinde ne şekilde girdiğini belirtir. Aynı şekilde dış oğuz boyları denilen Oğuz Kağan destanında geçen boylarında oluşumunu inceler. Daha sonra boy ayrılmasından ikili sisteme geçişi yani Bozok ve Üçok meselesi üzerine durur. Bunları anlatırken tarih içinde ki Türk devletler üzerine de bilgiler verir. Bunlar aslında Oğuz'un destandaki yolculuğudur. Tartışmalı diğer bir konuda Oğuz'un şahsiyetidir. Tarihçiler arasında bu konuda bir fikir birliği yoktur. Bazıları Oğuz Kağan'ın Türk düşüncesinde ki ideal olduğunu, Mete han olduğunu, yaşamış bir kişi olduğu üzerine fikirleri sunar. Bunların yanında şahsiyeti ve tarihsel serüvenini anlatır. Kitapta Oğuz Destanı anlatıldıktan sonra destan içinde geçen dış oğuzları ne manaya geldiği üzerine bir bölüm var. Oğuz Destanında bilindiği üzere 24 boy bulunmakta, bunlar Oğuz Han’ın kendi çocuklarından meydana gelen boylar olarak düşünülüyor. Bunun yanında birde Oğuz Kağan’ın seferi sırasında isim verdiği kişilerden türeyen Türk boyları bulunmakta. İşte bunlar hakkında ve manaları üzerine bir bölüm bulunmakta. Bu boylara da dış oğuzlar denmekte. Destanın özelliği üzerine de durarak nasıl meydana geldiğini ve diğer nüshalardan ne şekilde ayrıldığını anlatmakta. 

Oğuz Han’ın mitolojisini okumaya başladığımda eskiden bu yana etrafta dolaşan bir Oğuz Han’ın Türklük Duasını görmüşümdür. Yalnız bunun bizim Türk tarihinden geçen uydurma hikayelerden birimi olduğu konusunda çok şüpheye düştüm. Bu kitapta Tufan Gündüz kitabın sonuna bir duayı  eklemiş. Tabi bu hali Osmanlı döneminde olduğu için onlara övgüler, islam dini içinde olduğu için ona bağlı öğütler içermekte. 

Bu açıklamaların sonunda da Oğuz Kağan destanı bulunmakta. Oğuz Kağan destanı Türk tarihinin katmanlarını içinde bulunduran bir eser. Bundan dolayı ne zaman ortaya çıktığı konusu aslında tam net değil. Tufan Gündüz Oğuz Kağan'ın ilk babasına isyan etmesinden yola çıkarak Mete (Bahadır) Han'ın babasına isyanını döneminde şekillenmeye başladığını belirtiyor. Oğuz Destanını okuduğunuzda bunu Türklerin yüzyıllar içinde aldıkları yolların bir öyküsü olarak okumanızı tavsiye ediyorum. Bu konuyu ilk okuyacaklar için anlaşılır bir eser. Daha derinlere girmek isteyenler ise Türk Mitolojisinde incelediğim kitapları tavsiye ederim. 

Türk milletinin en son destanı olan Kurtuluş Savaşı bu destana belki bir kaç yüzyıl sonra girecek. Bunu başlatan Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına minnet borçluyuz. Türk tarihinde bulunan kahramanları Tarihten silecek hiç bir silgi yoktur. 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramınız Kutlu Olsun.

12 Mayıs 2018 Cumartesi

Troya ve Troyalılar




Hector'un Öcünü Aldım
Mustafa Kemal Atatürk

Bir önceki Troya kitabında artık Troyalıların Türk mü olup olmadıklarının inceleyeceğimizi söylemiştim.

Troya savaşı şimdiye kadar karanlıkta kalan sadece daha önce bahsettiğim ilyada Destanı ile efsaneleşen ve daha sonra H.Shiman ile gerçek olduğu ortaya çıkan bir yer. Şimdiye kadar dünyada bunun üzerine bir çok araştırma yapılmış olsa da Türkiye de buraya olan ilginin az olması şuan ki duruma göre şaşırtıcı değil. Diğer okuduğum kitaplarda Troya'nın arkeolojik incelemsinden, destan incelemesine ve savaşın anlatımına kadar olan bir kaç kitabı size tanıtmıştım. Bu kitapta ise Fatih Sultan Mehmet'in ve Mustafa Kemal Atatürk'ün neden Hektor üzerinden Troya'ya atıfta bulunması gösterdiklerini araştırması için bu kitaba başladım. Bu iki büyük insanın bulundukları coğrafyada ki çok eski ve tarihin bilinmeyen sayfalarında kalmış bir şehrine ve kahramanına yaptıkları atıf. Troyalıların acaba Türk mü olduğunu sorusunu insanların akıllarına getirmiş. 

Daha önce Hititler Türk müydü sorusuna da aynı şekilde Hititleri okurken yanıt aramaya çalışmıştım. Sedat Alp'in yazdığı Hitit Güneşi kitabına atıfta bulunarak anlatmıştım. Şuanda yapılan araştırmalara göre Hititler'in ırk olarak Türklerle bir bağlantısı yok. Yaşanan coğrafya ve bu coğrafyada oluşan Hitit kültürünün kültürel mirasçıları olarak bir ilişkimiz mevcut. Aynı şekilde Troya kültürünün mirasçısı da biz oluyoruz. Bundan dolayı kültürün devam eden unsurları bizim kültürümüz ile birleşerek devam ediyor. Bu iki büyük Türk liderinin Troya'ya atıfta bulunması bu topraklarda yaşamış olan kültürlerin mirasçıları olduklarının bilincinde olmaları. Yaşadıkları topraklardaki tarihi bilmek, onu özümsemek ve onların yaşadığı tarihsel olguyu kendi durumu ile birleştiren iki liderde batıya karşı kazandıkları zaferden sonra Troya halkına atıfta bulunmuştur. Fatih Sultan Mehmet Troyalıların öcünü aldığını belirtirken, Atatürk ise Troyalaların kumandanı Hector'un öcünü aldığını söylemiştir. 

Kitap ilk olarak hangi kaynaklardan yararlanıldığı üzerinde durarak Hitit tabletlerinde geçen Troya isimini araştırmakta. Tabi Troya Hitit tabletlerin Viluşa olarak adlandırıldığı bilimsel araştırmalarla kanıtlanmış. Yazılı kaynaklar olarak İlyada destanı hakkında benimde size aktardığım bilgileri kitabın yazım ve oluşum tarihçesini de aktarıyor. En sonunda hem Miken hemde Troya üzerine yapılmış arkeolojik kanıtlar üzerine duruyor. Etrükslerin Troya ile bağlantısı ve nasıl ortaya çıktığı üzerine de değiniyor. İleride de bizde araştırmamızda değineceğiz Etrükslere. Avrupa tarihinin neden buraya dayandırmak üzerine de duruyor. Daha tarih yalanları üzerine durmadık ama bizde yapılan çarpıtma tarih aynı şekilde Avrupa da yapmakta.

Kitap Troyalıların Türk mü değil mi olduğu konusunu merak edenlere okumaları için önereceğim bir kitap. Bu kitabı okumadan önce biraz Troya üzerinde bilgi edindikten sonra okurlarsa daha iyi olacağı düşüncesindeyim.

3 Mayıs 2018 Perşembe

Atalarimizin Gök Tanrı Dini



Gök Tanrı inancının araştırmasında okumayı planladığım kitapların artık sonuncusuna geldim. Araştırdığım kitaplarda bu inancın anlamaya çalıştım. Elimdeki bu kitap konu ile alakalı son kitap. Diğer aktardığım Gök-Tanrı kitaplarına göre bu kitap çok farklı bir yerden bu konuya yaklaşmış. Ezoterizm bakış açısıyla bu konulara yaklaşarak konuyu açıklamaya çalışmış. Bu tabi bizi bilimsellikten uzaklaştırmakta.

Yazar konuya Mu Kıtasından başlamış. Mu kıtası ve onla gelişen teroriler konusunda da ki fikirlerimi daha önce Ön Türkler kitapta paylaşmıştım. Bundan dolayı bu konu üzerinden çok durmayacağım.

Kitapta mitolojide geçen kurt, mağaralar, kut, hayat ağacı gibi unsurları semavi dinleri, diğer inançlar ve diğer toplulukların mitolojileri ile karşılaştırarak bir ortak nokta bulma yoluna girmiş. Tabi bu yöntem belli bilimsel çerçeve içinde yapılabilir. Yüzeysel olması konu üzerindeki bağlantıların bilimselliğine gölge düşürüyor. Kuran'da geçen mağaralar ile geçen ayetin, eski Türklerdeki kutsal mağaralar arasındaki bağlantıyı burada da bu var benziyor demek doğru olmaz. Bu tür bir yaklaşımda bulunulacaksa bunun bir metodolojisinin olması gerekiyor. Bunla ilgili yine ne büyük yanlışı Mu Kıtası konusunda ki araştırmalarda yapıldı. Bu yanlış halen devam etmekte. Bazı ilginç meseleler olsa da bazı kabile mitolojilerinde bunu Türk mitolojisi ile birleştirmek zorlama geldi. Özellikle kurt motifini gökten inmesi konusunda diğer kabile mitolojilerinde uzaydan gelen atalar olarak yorumlamaya çalışması gibi. Türk mitolojisi konusunda bunların anlamlarına değinmiştik. 

Gök-Tanrı konusunda kitapta değindiğinde ise Oğuz Kağan'ın mitolojide anlatan unsurlarını açıklamaya çalışarak işe başlanmış.  Bu açıklamaları ezoterizm içinde anlamdırmaya çalışmış yazar. Konuya çok farklı yerden yaklaşan yazar beni bu konularda tatmin etmedi. Yapılan alıntılarda kaynak gösterilmemesi benim hoşuma giden bir yazım türü değil. Bir araştırma kitabı yazılıyorsa yapılan alıntılar kaynaklar ile belirtilmesi gerekiyor. Bu bazı okuyucular için pek önemli olmasa da bir araştırma kitabı, bilimsel bir kitap okuyorsanız bu olay çok önemlidir. Bir fikri kendiniz ortaya koysanız dahi daha önce yapılmış araştırmalardan referans göstermeniz gerekiyor. Çünkü araştırma dediğiniz olgu bir bina inşa etme gibi düşünebilirsiniz. Her araştırmacı konu hakkında bilimsel bir veriye ortaya çıkarır ve onu o temel üzerine koyar. Ondan sonra gelen araştırmacı yeni bir veri üretir oda bir tuğla koyar temele böylelikle zaman içersin de o konu hakkında bilimsel bir veri topluluğu ortaya çıkarak bir bina inşa edilir. Bundan dolayı bir konu hakkında yapılan diğer araştırmalar hakkında bir bilgi olması lazım ve geçerli bilgilere referans göstermek gerekiyor. 

Kitap benim yaptığım araştırma çerçevesinden biraz uzak bir noktada bulunuyor. İşin içine Sirius gibi temeli olmayan bağlantılar da girdimi ne kadar ciddi olduğunu tartışmaya gerek görmüyorum. Kitap tabi ki bizim incelediğimiz mitolojileri aktarmış ama açıklarken bilimsel çerçeveden ayrılmış. Yukarıdaki uzun bahsettiğim sebeplerden dolayı da Gök-Tanrı inancı konusunda kaynak bir kitap olarak tavsiye etmiyorum.

Gök Tanrı konusunda ki bu araştırma maratonunda daha önce okuduğum mitoloji kitaplarında, eski Türklerin dini konusunda ki araştırma başlığında ve en sonunda Gök-Tanrı ile alakalı kitaplarda ortaya belirli bir çizgide inanç çıkıyor. Bu inancı en iyi yansıtan konulardan bir tanesi de tarih içersin de sarf edilen sözler. Bu sözler o insanların Gök-Tanrı konusunda ne düşündükleri, neye inandıkları konusunda bize bilgiler vermekte. Bunun yanında yapılan törenlerde de Gök-Tanrının farklı bir yeri olduğu da görülmekte. Ona yapılan sunular, törenler yılın belli zamanında yapılmakta. Bu törenleri şamanların yönetememesi de ilginç bir ayrıntı. Şamanlar yer-sulara, diğer semavi varlıklara sunu sunsalar, kurban kesseler de Gök-Tanrı oldu mu orada bir şey yapamıyorlar. Buda bu inancın şamanik unsurlardan farklı bir konuma sokuyor. Zaten mitoloji kitaplarında da Gök-Tanrıyı anlatan bir mitoloji var bir de ayrı olarak şamanların oluşturdukları bir şamanik mitolojik inanç sistemi var. Gök-Tanrı inancını araştırırken şunu da fark ettim. Daha öncede şuan yaşadığımız topluluk içinde yapılan bazı uygulamaların eski inançlardan dönüşerek devam ettiğini yada kalıntıları olduğunu söylemiştim. Gök-Tanrı inancıda aslında günümüzde yoğun bir şekilde devam etmekte. Türkler islam dünyası içine girdikten sonrada Tanrı konusunda söyledikleri, düşündükleri olgu ile eski inançtaki Gök-Tanrı olgusu bana çok benzer geldi. Bundan dolayı Türkler Tanrıya bu kadar bağlı olduklarını düşünmeye başladım. Her şeyin onun taktiri olduğunu, yönetim anlayışının Tanrının verdiği kut dan ileri gelmesi ( bu inanç gerçi birebir devam etmiştir), kötünün ve iyinin onun tarafından verildiği, her şeyin üstündeki tek varlık olduğu, her zaman bizim üstümüzde yani Gökte olduğu düşüncesi gibi bir çok İslamda da halen mevcut olan düşünceler eski Gök Tanrı inancından geldiğini anladım. 

Bu kitabı konu ile alakalı kitap olarak size önermeyeceğim. Bu araştırma konusu da yeni çalışmalar gelene kadar burada sonlandı. Sırada ki Türk inançları konusunda yine çok tartışmalı olan Şamanizm konusunu araştıracağım.

22 Şubat 2018 Perşembe

Orion Kitap Fuarı


Yeni bir fuar yazısı ile buradayım. Bugünlerde pek işlerden dolayı kitap yazısı giremesem de arkada bir ton size anlatmak istediğim kitap beklemekte. Bu sefer ki kitap fuarı çorlu da bulunan bir avm tarafından düzenlendi. Aslında kitap fuarı denilemez ama sunuluş bu şekilde olduğu için bende bu şekilde kullandım. Daha önce size bahsettiğim Trakya Kitap Fuarı yazında, fuarın ne kadar kötü bir organizasyona sahip olduğunu size anlatmıştım. Bu sefer orion (avm'nin ismi) reklamlarda bu işi yapacak gibi gösterdi. Tabi iş fuar başlayınca ortaya çıktı. Kiminle anlaştıklarını bilmiyorum ama bir kitapçı ile anlaşıp belli yerlere kitap standı kurmak ile pek kitap fuarı olmaz. Kitap çeşitliliğinden az, bilinmeyen yayınlarlar ve gelecek yazarların kitaplarından başka hiç bir şey yok. Üstüne indirimde yok. Sadece kitap olarak işe baktığımızda etkinliğin ismi kitap fuarı olduğu için kitapların bir görsel materyal olarak orada olduğunu görüyorsunuz. Bu işi becerememişler kitaplar konusunda.



Yazarlar konusunda ise çorluda gerçekleşen büyük şehir, ilçe ve sanayi odasının desteğini alan Trakya Kitap Fuarından daha başarılı bir yazar portföyü hazırlamışlar. Bu fuarın taktir edilebilir kısmı olmuş. Tabi kitap imzalatmaya gittiğinizde bu işin kültürel bir etkinlik olmadığını anlıyorsunuz. Kitap fuarlarına giden insanlarlar bilirler ki orada yazarlarla sohbet edersiniz, kitapları hakkında, merak ettiğini konular hakkında konuşursunuz. Burada böyle bir şey göremedim. Gerçi ben iş dolayısı ile sadece İlber Ortaylı imza gününe gidebildim. Onda da çok sıra vardı ve hoca ile sohbet etmenize bir kelime konuşmanıza müsade etmiyorlardı. Sadece kitabı alıyorlar hocanın önüne veriyorlar imzalatıyorlar. Bende hocanın yeni çıkan kitabı Gazi Mustafa Kemal Atatürk kitabını imzalattım.


Genel olarak baktığımda bu olayın kültürel bir etkinlik yerine daha çok maddi çıkarlar doğrultusunda, çok özen gösterilmeden yapılan bir etkinlik olarak gördüm. Zaten dar olan alanda ne kadar geniş bir kitap etkinliği olabilir oda ayrı bir konu. Umuyorum ki zaman içinde uzun süre devam eden kitap fuarlarından bir ders alarak daha iyi bir kitap fuarı etkinliği gerçekleştirebilirler.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...