28 Aralık 2015 Pazartesi

İstanbul'da İşgal Yılları



Bu hükumet (3.Ferit Hükumeti) şu dağdaki 
eşkıyalar kadar vatan ve milleti sevmiyor.



Osmanlı Devleti birinci dünya savaşını kaybedilmiş, bunun üzerine itilaf devletleri tarafında Mondros Antlaşması imzalanmıştı. Bunun sonucunda itilaf devletleri donanmalarını boğaza getirerek son Osmanlı Padişahı Vahidettin'in köşkünün önüne demirleyip, toplarını bu yöne çevirdiler. 13 Kasım 1918 tarihinde itilaf devletleri resmi olarak İstanbul'u işgal ettiklerini bildirdiler. Bu zamandan sonra İstanbul'da yaşayanlar bazı insanlar çürüme, bazı insanlar için acı dolu bir süreç başladı. Bu dönem İstanbul'da okumuş ve işgal süresince İstanbul'da çalışmış olan İ.Hakkı Sunata'nın gördüklerini, duyduklarını ve okuduklarını o dönem İstanbul'u günlüklerine yazmış. Kitapta Osmanlı Devletinin durumunu birici elden nasıl gözüktüğüne burada şahit olacaksınız. Savaştan sonraki yıkılmışlığı, bu yıkılmışlık içinde yeniden hayatlara devam etme çabalarını okuyacaksınız. Devlet yönetimindeki insanların nasıl aciz olduklarına tanık olacaksınız.




İtilaf donanmasını karşısında görenler bazıları sevinmiş, bazıları derin üzüntüye kapılmış, bazıları köşklerinden korkuyla bakmış, bazıları da "geldikleri gibi giderler diyerek" aynı düşüncedeki kişilerle bu gemileri geri göndermişlerdir. Bizim tarihimiz içinde yaşadığımız büyük şoklardan bir tanesidir. Tarih boyunca yenilmişiz, ölmüşüz, başka topraklarda yeniden devlet kurmak zorunda kalmışız ama işgal altında esir yaşamamışız. Bunu görmek, büyük ve güçlü bir Türk İmparatorluğundan sonra bunları yaşamak derin üzüntü ve etki yaratmış.

İstanbul da durumun nasıl kötü ve dışarıdan habersiz olduğunu bazı yerlerde bahsediyor yazar. Kurtuluş savaşı devam ederken orada olan biten hakkında fazla bilgi ulaşmadığını bildiriyor. Gayri müslimlerin hallerini ve yakın arkadaşlarının davranışlarınıda nakletmiş. Kadınların o dönemde nasıl aktif rol oynamak istediklerini ve kadınların bu davranışına karşı gösterilen tutumu da aklımda kalanlardan. Kitap bir günlük olduğunu tekrar hatırlatayım. İstanbul'un işgal edilmesinden kurtuluşuna kadar olan süreci bize aktarmakta. Hükumetin durumu, yaşam koşulları, öğrenim hayatı, günlük hayat vs gibi bir çok konuda bize bilgiler vermekte. O günün şartlarının nasıl olduğunu görmek ve anlamak için güzel bir eser. İstanbul'un işgal yıllarındaki halini görmek için mutlaka okuyun derim. Bizde bazı insanlar hayal görürken gerçek nasıl yaşanmış.






16 Aralık 2015 Çarşamba

Yıldızların Yaşamı ve Kara Delikler




Bizim yapımızın temeli yıldız tozudur

Evren içinde yıldızlar en merak uyandıran gök cisimlerinden bir tanesi. İnsanoğlu bilinçli hale geldiklerinden bu yana yıldızları izlemiş ve onlara anlam vermişler. Gecenin karanlığında gök yüzüne baktıklarında binlerce parlayan cismi görmek ve her gece onun altında yatmak onları büyülemiş. Yıldızlar eski çağdan bu yana insanların merakını celbeden cisimler olmuş. Bilimin ilerlemesi ile insanoğlunun bu merakı daha da artmış ve genişlemiş. Yıldızların nasıl oluştuğu, nasıl ışık saçtıkları ve ömürlerinin sonunda meydana gelenler halen bilim insanları tarafından merakla araştırılmaktadır. Termonükleer reaksiyonların, teleskop ve uzay teknolojilerinin gelişmesi ile yıldızlar  hakkında artık daha fazla şey bilmekteyiz.


Bir güneş enerjisini termonükleer reaksiyon ile sağlar. İçinde bulunan hidrojen atomlarının termonükleer olarak yanması sonucu helyum atomunu meydana getirirler. Enerjisi biten bir güneş genişleme evresine girerek büyür. Buna Kırmızı Dev diyorlar. Güneşin kütlesine göre ölme şekli var. Ben uzun zamandır merak ettiğim konu idi. Evrende farklı güneş çeşitleri var bunlar ne olduğu ile ilgili bu kitap beni aydınlattı. Bizim güneşimiz büyüklüğünde bir güneş, ölme evresine geldiğinde genişler genişler ve sonunda nova patlaması ile beyaz cüce dedikleri yoğun bir elektron güneşine dönüşürler. Sıcaklıkları halen çok yüksek olduğu için beyaz ışık saçmaya devam ederler. Sirius çiftli yıldızının gök bilimciler Sirius B yıldızının bir beyaz cüce olduğunu keşfetmişler.



(www.nasa.gov)
Bizim güneşimizden 5 kat daha büyük güneşler termonükleer yakma işlemini daha ileriye götürebilirler. Bu yıldız türleri ölmeye yakın zamanlarında yine Kırmızı SüperDev halini alırlar. Merkezlerindeki basınç o kadar büyük olur ki artık elektron ve proton birleşerek nötrona dönüşürler. En sonunda süpernova patlaması ile yok olurlar. Bu patlama nova patlaması gibi değil çok kuvvetlidir. MS 1000 dolaylarında böyle bir gözlem Çinliler tarafından yapılmış. Yıldız 1 yıl boyunca yoğun bir şekilde parlayıp yok olmuş. Nötron yıldızları, elektron yıldızlarından daha yoğun, küçük ve dönüş hızları daha hızlıdır. Bu yazıyı hazırlarken NASA'nın haberleri arasında Fermi uzay teleskopunun iki tane gama ışıması keşfettiğini açıkladığını okudum. Yıldızları ve evreni anlamak adına atılan büyük adımlar. Konu içinde geçtiği içinde paylaşmak istedim.


Evren o kadar büyük ki biz uzaklığı ışık yılı olarak veriyoruz. Bir ışık 1saniyede 300000 km yol almakta. Evrede yıldızların temelini atan bulutsu (nebula) denilen atomlardan oluşan yapılar var. Bunlar o kadar büyüktür ki bir ucundan diğer ucuna gitmek için bir kaç bin ışık yılı alıyor. Aynı şekilde gezegenler ve yıldızların büyüklükleri, galaksiler aklımızı zorlayacak kadar büyük olabiliyorlar. Evrende galaksilerin var olduğu bilgisi daha yüzyıl olmamış yeni bir bilgi. Daha önce sadece kendi güneş sistemimiz içinde var olduğumuzu düşünüyorduk. Sonra başka yıldızları, kendi galaksimizi ve sonra milyonlarca galaksi olduğunu evrende öğrendik. Resimde ki bulutsuların (nebula) ne kadar büyük olduğunu gösteriyor.

Kara deliklerin keşfedilmesi ile birlikte ortaya bir çok teori ortaya atıldı. Ama halen tam olarak çözülmüş değil. Güneşimizin 50 katı büyük yıldızların çökmesi ile oluşuyor. Hacmi o kadar küçülüyor fakat yoğunluğu o kadar çok artıyor ki artık ışığın bile çekiminden kurtulamayacağı bir çekim etkisi meydana geliyor. Ben bir çeşit kara deliğin var olduğunu bilirken aslında birkaç çeşidinin olduğunu kitap anlatıyor. Kara delikleri okurken aklıma sürekli bu kara delikler neden var ve sonları ne oluyor diye geçirdim. Evren sonsuz olsa da etrafta binlerce kara deliğin olması ve sürekli evrende bulunan materyalleri kendine çekmesi evreni bir sona götüreceği düşünüyordum. Evren hiç bir şeyi nedensiz ortaya çıkarmaz. Kara deliklerin bir sonu olduğu ve evrene yeni parçacıklar saçtıklarını öğreniyoruz.

Kitap eski bir basım olmasına karşın her anlattığı başlık ile alakalı siyah beyaz bir resim koymuşlar. Bu bakımda çok hoşuma gitti. Bunun yanında galaksiler, kuarslar, evrenin yapısı, teoriler konusunda size bilgi veriyor. Anlatımı çok sade sanki bir yıldız belgeseli izliyormuşum gibi sırası ile size bilgileri sunmuş. Kitabın güncel bir baskısı yok. Baktım bu basımdan sonra bir kere daha basılmış ve ucuz şekilde sahaflarda bulunmakta. Benim aklımdaki soru işaretlerinin bir kısmını yanıtladı yıldızlar ile ilgili. Evreni ve yıldızları merak edenlere önerebileceğim bir kitap.

7 Aralık 2015 Pazartesi

Troia



Daha önceki yazımda da Troya hakkında Türkçe pek kitap olmadığını söylemiştim. Yazar daha önce Hititler üzerine olan kitabını okumuş ve hoşuma gitmişti. Troya yazılı kaynak bulunmadığı için kitap genellikle arkeolojik buluntuların yorumlanması üzerinden gitmekte. Kitapta ilk olarak Troya'nın bulunma öyküsü yer almakta. Troya kalıntılarını bulan H.Schliemann'ın hayatı ve bu kalıntıları nasıl bulduğu üzerine değinilmiş. Bazıları için kahraman bizim için ise bir hırsız olan bu zat. Agememnon Mezarı kitabında zaten H.Schliemann'ın Troya kazılarını yaptığını anlatmıştı. Aynı şekilde bu kitapta da kazı alanına nasıl zarar verdiği, çıkardığı buluntuları kendi kafasına göre tarihlendirdiği ve tutarsız hikayeler kurarak gerçekliği çarpıttığı anlatılıyor. Troya'yı bulması ile halen bir kahraman gözüyle bakılan H.Schliemann, buluntuları ince bir titizlikle yurt dışına kaçırmayı da unutmuyor. Daha sonra ise Troya kalıntılarını ele alacak kişi ise H.Schliemann'ın yakın arkadaşı ve karakter olarak tam zıttı bir kişi. Bilimsel bir açıdan değerlendirmeler, titiz kazılar yapan Wilhelm Dörpfeld oluyor. 

Kazılar ilk yapılmaya başlandığında H.Schliemann İlyada'da okuduğu efsanevi şehri ararken  aklına uzun yıllar üzerinde sürekli yaşamın bulunduğu bir şehir beklemiyordu. Şehrin 9 katmandan oluştuğunu keşfeden W. Dörpfeld oldu. Troya 3500 yıllık tarihi boyunca 20 metre ilk başlangıç notasında yükselmiş. Her yeni yerleşim bir öncekinin üzerine kurulmuş.



Troya I MÖ 3000-2500
Troya II MÖ 2500-2200
TroyaIII MÖ 2200-2050
TroyaIV MÖ 2050-1900
Troya V MÖ 1900-1800
Troya VI MÖ 1800-1300
Troya VII MÖ 1300-1100
Troya VIII MÖ 700-35
Troya IX MÖ 85 MS 4


Troya'ya ilk yerleşenlerin kimler olduğu bilinmiyor. Bu grubun denizden mi buraya yoksa karadan mı geldiği tam belirlenememiş. Şimdilik kazılardan en eski izler MÖ 6000 kadar gidilebilmiş. Troya I zamanında daha önce ufak köy yerleşimlerini gölgede bırakacak bir şehirleşmeye rastlanmış. Bu tarihte ilk savunma duvarının yapılmış. Troya her dönemde farklı grupların etkileri arasına girmiş yada başka gruplar onu yeniden inşa etmişler. Bu dönemler arasında bulunan keramikler, boyamalar, ölü gömme şekilleri, yapılar gibi bir çok şey dönemler arasında farklılık göstermiş. Bu dönemler arasında bilim insanları umutla yazılı bir kaynak çıkmasını ummuşlar fakat sadece bir mühür bulundu şimdiye kadar. Kendi çağında çevresindeki medeniyetlerin yazı kullanmalarına rağmen Troya da yazılı belgelerin bulunmaması ilginç tabi. Bu bulunan yazıda helence olmadığını belirtelim. Yunanlılar kendi sahte tarihlerini yaratmak için ellerinden geleni yapıyorlar çünkü.

Şehir bir kaç defa baştan yıkılıp tekrar yapıldığı için Troya ile Miken arasındaki, İlyada da bahsi geçen efsanevi savaşın ne zaman olduğu tam olarak belirlenememiş. Troya II döneminde Troya Savaşı'nın olduğu düşünülse de Helenlerin Miken'e MÖ 1900'larda geldiği kanıtlandığı için bu tarih göz önünde alındığında ve Mikenlilerin MÖ 1400'lerde  ticaret kolonilerini geliştirdikleri dönemde Troya VI'nın en görkemli kalenin bu dönemde inşa edilmiş olması savaşın bu dönemde olma olasılığını getiriyor. Troya VII döneminde bir kez daha bir yıkım yaşamış şehir. Fakat o dönemde tüm medeniyetler bir çöküş yaşamışlar. Miken, Hitit, Adaların çoğu bu dönemde yıkıldılar. Mısırlılar yıkımdan kurtulan tek medeniyet oldu. Arkeologlar bu yıkıma sebep olan kavime deniz kavimleri demekteler. Bu deniz kavimlerini de Troya konusundan sonra inceleyeceğim. 

Troya daha sonra İonlar, romalılar ve başka kavimlere ev sahipliği yapsa da eski gücüne ulaşamadı. Roma devrinde tekrardan yapılarak bir kutsal mekan haline getirildi. Daha sonra yıkılarak unutuldu. 

Kitapta ilgimi çeken bir konuda atlar üzerine bir makale bulunmakta. Neden atlar ilgimi çekti derseniz Türk tarihinden dolayı hep merak ettiğim bir husus Türkler ne zaman süvari halinde savaşmaya başladıkları. Eski çağlarda atlar kullanılsa da savaş arabalarını çekme ve taşıma amaçlı kullanılıyordu. Atlı savaşçılar daha doğmamıştı o dönemde. Fakat daha önce bahsettiğim Hurrilere ait atların nasıl yetiştirileceğine dair bir tablet ele geçirilmişti. Atları araştıran kişi ilk süvarilerin Hunlar döneminde çıktığını söylese de yanlışı olduğu düşünüyorum. Urartular ve İskitler zamanında atlı süvariler bulunmakta idi. Atlar konusunu Türk tarihi içinde kaynak buldukça araştıracağım.

Kitap Troya hakkında bir araştırma kitabı. Yazar Çanakkale'ye gelerek buradaki Troya kazılarını yöneten bilim insanları ile konuşmuş ve bilgi almış. Yoğun arkeoloji geçtiği için kitabın içinde bazı yerler sizi sıkabilir. Fakat Troya hakkında geniş bilgiler edinmenizi sağlayacak bir eser. Arkeolojik buluntuları anlatsa da bu sayfalar arasında ne olduğunu güzel anlatıyor. Fakat yazar bazı yerlerde Avrupa görüşünü aşamamış. Kitabı okurken çok üzüldüğüm bir nokta oldu. Kazıların sürdürülmesi bağış yolu ile devam ediyormuş. Bizim için çok üzücü ve utanç verici bir durum. Umarım milli parkın sınırlarının genişletilmesi, Troya müzesinin inşa edilmesi ve maddi destek sağlanır devlet tarafından. Troya hakkında bilgi edinmek isteyenlere bu kitabı tavsiye ederim.


1 Aralık 2015 Salı

Oğuz Destanı (Reşideddin Oğuznamesi)




Daha önce Türk Mitolojisi kitaplarında da bahsettiğim gibi Oğuz Kağan Türklerin mitolojilerinde ve düşüncelerin de büyük bir yer kaplamakta. Oğuz Kağan'ın destanında ortaya çıkan Türk boyları ve Oğuz boyları ve Dış Oğuzlar denilen diğer Türk boyların oluşumunu anlatmakta. Bunun yanında bir çok Türk gelenek ve düşüncesini de içermekte. Bunları daha önce okuduğum mitoloji kitaplarından aktarmaya çalışmıştım. 

Oğuz Destanı Türkler arasında yıllarca sözlü anlatım ile yaşamış. Daha sonra bazı kişiler tarafından da yazıya geçirildi. Bu yazıya geçirilmiş Oğuznameler yazıya geçiren kişi yada bulundu yerlere göre isimler verilmiştir. İlk yazıya geçirilmiş Oğuzname Uygurlar dönemindedir. Daha sonraki Oğuznameler geç dönemlere rastlamaktadır. Yinede yazıya geçirilen ilk eserler olduğu için Oğuznameler açısından büyük bir önem arz etmekteler. Her yazıya geçirilen Oğuzname yazıldığı devre ve zamana göre belli özellikler taşımakta ve kendi yapısından bazı özellikler kaybetmiş. Reşideddin; İlhanlı sarayının veziri, tarihçisi ve doktorudur. Reşideddin Oğuznamesi Oğuzların müslüman olmadığı zamana kadar olan yaptıkları işleri anlatan bir kitap. Burada anlatıldığı zamana göre içine islam etkisi de girmiş. Mitolojik Oğuz anlatımına göre burada anlatılanlar artık destan özelliği kazanmış. Mitolojik kavramlar artık yok olmaya başlamış. Kitapta Türklerin soyunun nereden geldiği üzerine rivayetten başlayıp, oğuzların yaptıklarına kadar tüm seferleri anlatmakta. Burada anlatılan yer isimleri gerçeğe daha yakın olmakta. Reşideddin Oğuznamesinin diğer bir incelemesi de Bahaeddin Öğel'in Türk Mitolojisi 1 kitabında bulunmaktadır.

Kitapta diğer bölüm olarak Reşideddin Oğuznamesi ile Ebu'l Gazi Bahardır Han'ın aktardığı Oğuz name arasında yazım ve anlatım bakımından karşılaştırması mevcut. Ebu'l Gazi Bahardır Han'ın Oğuznamesi de aynı şekilde Oğuz Kağan Destanını yazıya geçirilmiş bir nüshasıdır. 

Kitabın son kısmı ise destanın tahlil edilmesi üzerine. Burada anlatılanlar tarih süreci içinde önemli. Z.V. Togan Oğuz destanının aslında üst üste binmiş Türklerin kahramanlıkları olduğunu söylemekte. Bu kahramanlıkların zamanı ise İskitlerin M.Ö. 8.yy da kurdukları büyük imparatorluktan başlamakta. Daha sonra bu kahramanlıklar her Türk boyunun yaptığı işler ile birleşerek bir destanın oluşturmuş. Oğuz destanında geçen Dış Oğuzlar dediğimiz, daha öncede bahsettiğim Oğuz Kağan tarafından isim verilen boyların Oğuz Destanından öncede tarih içinde var olduğunu tespit etmişler. Kalaçlar (Halaçlar), Kanglı, Uygur, Kıpçak gibi destanda geçen boyların daha eski olarak tarih sahnesinde gözükmekteler. Daha önce Türk Destanlarında Giriş kitabında da belirtiğimiz gibi Oğuz Kağan'ın soyu olarak ortaya çıkan 24 Türk boyunun kabileler birliği şeklinde teşkil edildiğini belirtmekte. Oğuz Boylarının Okların birliği olarak ortaya çıktığını belirtmişler. Oğuz Kağan destanı Türk milletinin teşkilatlanmasını, tarih içindeki kahramanlıklarını, devlet geleneklerini, sistemlerini, inançlarını, kozmogonilerini anlattığı bütünleşmiş bir eser olarak ortaya çıkmıştır. Bundan dolayı bu destanı bilmek kendimizi bilmek demektir. Zeki V. Togan'da son sözde araştırmaların devam etmesini ve hangi yönde yapılması gerektirdiğini açıklamış kitapta.

Türklerin tarih içinde oluşan karakter özellikleri onların uzun süre yaşamalarını ve büyük topraklara hüküm sürmelerini sağlamış. Bunlardan bir tanesi de gittikleri coğrafyaya uyum sağlamalarıdır. Yalnız bazı karakter özellikleri iki tarafı keskin kılıca benzer. İyi kullanıldı mı karşı tarafı, kötü kullanıldı mı kendini keser. Bundan dolayı Çin topraklarından, Sibirya'nın soğuk tunduralarına, Asya'nın geniş bozkırlarına, Hindistan, Rusya, Anadolu ve Avrupa topraklarına kadar bir çok alana gitmiş ve oraları hükmetmişlerdir. Coğrafyaya uyum çok fazla sağlanması sonucu da bazı yerlerde, hükmettiği topraklarda asimile olmuşlar. Hindistan ve Orta Avrupa buna güzel bir örnektir. Oğuz Destanı ve diğer milli destanlarımızı bilmek bundan dolayı hayati öneme sahiptir. Uydurma ve çalıntı Yunan Mitolojisini öğrenme yerine kendi Mitolojimizi öğrenmeliyiz.

Kitap diğer Zeki Velidi Togan kitapları gibi baskısı yok. Sahaflardan bulma ihtimaliniz var benim gibi ama yüksek fiyata satıyorlar. Bundan dolayı size kalmış bir şey. Normal okuyucu için okunması elzem değil. Türk Mitolojisi 1-2, Türk Destanlarına Giriş ve Türk Mitolojik Sistemi 1-2 gibi baskısı olan kitapları okurlarsa yine bilgi sahibi olurlar.  

25 Kasım 2015 Çarşamba

Troya Savaşı



Troya diğer Anadolu medeniyetlerine nazaran daha fazla insanın akıllarında yer etmektedir. Aslında medeniyet yerine şehir devleti demek daha iyi olacak. Çünkü kendi toprakları dışında diğer toprakları hakimiyet altına almamış ve kültürlerini yaymamışlar. Mikenliler aslında bir şehir devleti olarak başlasalar da daha sonra Yunan karasına hakim olmuş ve hakimiyetlerini genişletmişlerdir. Burada medeniyet kavramı o dönemde hakim olmuş o bölgede bulunan kültürler olarak düşünülmelidir. Hititler çağında Çanakkale boğazının güney kısmında kurulmuş olan şehir aslında bir çok kere yıkılmış ve tekrar yıkıntısı üzerinden kurulmuş. Bizim bildiğimiz Troya IV yada VI basamakta bulunan şehirdir. Bin yıllık bir şehir olan Troya, bin yıl önce kurulmuş sonra tarihe karışmış bir şehir devleti değil. Bin yıl boyunca sürekli üzerinde yaşamın bulunduğu bir yerleşimdir. Tarihte en çok bilinen dönemi de Mikenlerin Troya önlerine gelerek Troya savaşını yapmaları ve kazanmalarıdır.

Size burada Troya hakkında fazla bilgi vermeyeceğim. Çünkü kitap bir bilimsel kitap değil. İlyada'nın hikayeleştirilmiş ve içine yazarın kendi fikirlerini söylediği bir kitap. Onun için tarihi olarak nasıl ortaya çıktığına biraz değineceğim. 

Burada aslında Troya savaşını şarkılar şeklinde anlatan İlyada'yı okuyarak başlamak istiyordum. Fakat İlyada kitabının başında güzel bir araştırma yazısı var onu okuyunca, kitabın tamamını okumaktan vazgeçtim. Burada aldığım notları paylaşacağım. Homeros İlyada'yı yazdığında Troya savaşının üzerinde yüzyıllar geçmişti. Daha tam olarak ne zaman yaşadığı belli olmasa da kendinden sonra gelen bazı düşünürlerin atıflarından MÖ 800'lerde yaşadığı düşünülüyor. Yıllar içinde Agamemnon'un Miken konferedasyonunu toplayarak çıktığı seferi, Çanakkale kıyısında bulunan Troya kenti sahilinde yapılan savaşı, tanrıların yardımını ve taraf olmalarını, Akhileus (Aşil) ile Hektor'un yaptığı efsanevi savaşı, Paris ve Helen'in aşkını ve efsanevi Troya Atının hilesini zaman içinde hikayelerini dinlemiş. Bunları dizeler haline getirmiş. Kendisinin Anadolu topraklarında yaşamış bir Aion olduğu düşünülüyor. Bu destan daha sonra buradan alınarak Atina'ya taşınmış ve orada Yunanca olarak tekrar yazılmış. Bu yazım sırasında bazı şeyler değişmiş. Homeros Troya sakinlerinin yanında gözükürken, destan Atina'da tekrar yazıldığında Aşil taraftarı bir şekilde yeniden düzenlenmiş. Bazı yerler değiştirilmiş ve eklemeler yapılmış. Yunan döneminde öyle bir destan halini almış ki herkes tarafında bilinen ve bilinmesi gereken bir eser. Roman döneminde daha fazla ekleme ve çıkarma olduğu söyleniyor. Böylelikle destan biraz daha değişikliğe uğramış. Bunun yanında Yunanlıların kutsal kitabı gibi olan ilyada, Roma döneminde de büyük ilgi görmüş ve en sonunda İskenderi de etkilemiş. Perslerin bile Yunan seferinde buraya gelip adaklar adadığı biliniyor. İlyada'nın bu kadar uzun olması, zaman konusundaki bazı tuhaflıklar hikayenin bir kişinin yazacağından uzun olduğunu düşündürüyor araştırmacılara. Bununla birlikte Odyssey'in de farklı birileri tarafından yazıldığı var. Çok uzun ve karmaşık bir araştırma sürecinde, karmaşık labirentlerden çıkarılan ve anca bazı konularda emin olunabilinen bir eser tarihi ortaya çıkmış bu zamana kadar. Sonucunda Troya'nın bulunmasına vasıta olarak bir şehir devletinin tarih yüzüne çıkmasını sağladı.

Bundan sonraki kitap da Troya'nın tarihi sürecini araştıracağım. Bu kitap İlyada'nın hikayeleştirilmiş bir şekli olduğu için, Troya'yı merak edenlere tavsiye etmiyorum. Ülkemizde Troya hakkında fazla bir yayın yok ne yazık. Bunun üzerine Troya da yazılı bir arşivin bulunmaması da büyük etken oluşturuyor. Yayıncıların daha bilimsel kitapları çevirmesini tercih ederim. Umarım bunu ileride yaparlar.


16 Kasım 2015 Pazartesi

Kozmik Bağlantı



"İnsanlar ve yıldızlar aynı maddelerden yapılmıştır"
Carl Sagan

Evren öyle bir yer ki oraya baktığımızda bizi büyüleyen, meraklandıran ve ne kadar küçük olduğumuzu anladığımız bir yer. Bu sonsuzluğun içinde milyarlarca galaksinin olduğunu (tahmin ettiğimiz) sonsuz bir evren de Samanyolu galaksisi adını verdiğimiz bir galakside evimiz bulunmakta. Milyonlarca güneşin bulunduğu galakside, güneş sistemi dediğimiz yıldız sisteminde yaşadığımız gezegen dünya 5 milyar yıl önce başladığı yörüngesel hareketlerine halen devam etmekte. Şuan bulunduğumuz noktadan giderek büyüyerek evrene baktığımızda kendimiz bir kumsaldaki kum tanesi kadar küçük bir gezegende yaşıyoruz. Muhteşem bir o kadarda yıkıcı olan bizi büyüleyen bir evrenin içinde.

Carl Sagan'ın okuduğum bu ikinci kitabı, birincisi Cennetin Ejderleri'ydi. Daha ilk okumaya başladığımda Carl Sagan'ın analitik mantığı çok hoşuma gitti. İnsanların öne sürdüğü hipotezlere karşı sunduğu karşı hipotezler mantıklı ve analitik yöntemlerle kendi fikirlerini anlatıyor. Yanıldığı zamanlar yada kitaplarında savunduğu düşünceler olmamış mı? Elbette olmuştur, kendisi de bu kitapta bir kaç kere yanıldığından bahsediyor. Bilim adamı demek zaten düşünmek, hipotez ortaya atmak ve onun doğruluğu üzerine deneyler ve gözlemler yapmaktır. Yanılma olmazsa bilimde doğruya ulaşılmaz. Gök Bilimine meraklı olanlar evreden bulunan cisimler ve orada gerçekleşen olaylar hakkında az çok bir şeyler bilirler. Kitapta evrende bulunan cisimlerle ilgili bize bilgiler vermekte. Carl Sagan kendi döneminde gerçekten önemli yerlerde çalışmış bir Gök Bilimci. İnsanlığın ilk en uzağa yolladığı uzay aracı projesinde, ay ve mars görevlerine gönderilen uzay araçları görevlerinde bulunmuş. Kitapta bunlar hakkında gerçekten açıklayıcı bilgiler var. Bir nevi bilim  tarihi niteliği taşıyor bazı başlıklar.

Pioneer 10 şuana kadar insanlığın ürettiği en uzağa gitmiş uzay aracı. Bu insansız uzay aracına bir plaket yerleştirdiler. Eğer gün gelirde bu uzay aracını uzayda başka akıllı canlılar bulursa bizden bir mesaj diye. Bunun hikayesinin ve plakaya işlenen şekillerin neden seçildiği konusunu uzunca anlatıyor.
Carl Sagan ve Pioneer 10'a konulan plaka


Bunun dışında mars kaşifleri hakkında bilgilerde veriyor. Ay görevlerinin bilimsel olmaktan çok politik olması da üzücü bir şey olarak öğreniyoruz. Diğer gezegenler yaşam, uzay yolculuğu, dünya dışı yaratıklar, uzaydaki cisimler hakkında bir çok konu mevcut. Astrolojinin neden mantıklı olmadığını ve ufoların neden dünyayı ziyaret etmedikleri hakkında güzel iki makale var. Kitaptaki başlıklar konu konu seçilmiş ve ayrı ayrıda okunabiliyor. Dili çok sade kolay anlaşılabilecek şekilde. Zaten kendisininde amacı normal insanlara bilimi sade şekilde anlatmak. Benim aldığımda kitabın baskısı yoktu. Şimdi yeniden basıldı kitap. Meraklı olanlara tavsiye ederim.
  



13 Kasım 2015 Cuma

Yakın Tarihin Gerçekleri



Takip edenler bilir tarih'i kronolojik olarak okumayı seven bir kişiyim. Geçen sene Atatürk'ün hayatını ve Türkiye Cumhuriyeti kuruluş tarihini okumak için öne aldım. Bu okuma kolunda halen ilerlemekteyim. 2014 Tüyap fuarında İlber Ortaylı imza gününe denk gelip iki kitabını alıp imzalatmıştım. İlber Ortaylı'yı sevmeme rağmen ve Atlas Tarih de olan makaleleri dışında hiç bir kitabını bu zamana kadar okumadım. Bunun sebebi de kendisinin 20. yüz yıl tarihçisi olması. T.C. okuma kolunu oluşturmasaydım daha uzun süre kendisinin yazdığı kitapları okuyamayacaktım. Aradan bir yıl geçmesine rağmen bu kitabı okumak için yeni vakit ayırabildim.

Kitap makaleler şeklinde oluşmakta. Makaleler konu itibari ile İttihat ve Terakki zamanlarından başlayıp günümüz meselelerine kadar geniş bir yelpaze içeriyor. Güncel konular, tarih içinde sorunlu, çarpıtılmış konular üzerine çok güzel açıklamaları bulunmakta. Türkiye Siyasi tarihi içinde hayatı boyunca bazı şeylere şahit olduğu için bunları da aktarmakta. Menderes döneminde tarihi yapılara nasıl düşünülmeden yok edildiğini anlatıyor mesela. Kitabın içeriği bakımından popüler tarih diyebiliriz bazı açılardan. Fakat İlber Hocanın anlatımı ile de tam bir tarih dersi niteliğinde taşıyor. Her konuyu geniş ve etraflıca anlatımı ile bir çok başlıkta geniş bilgiler vermiş. Benim düşüncem tam emin olamadım dergide yazdığı makalelerinin bir araya getirilmiş hali olabilir. Çünkü kitapta anlatılanların kaynakçası yok. Bazı makaleler de soru cevap şeklinde. Hoca bir çok yerde makalelerde kitaplar ve makale ismi verse de bu yazı içinde geçen bir husus. Kitabın üslubu aynı İlber Ortaylı'yı televizyonda nasıl izliyorsanız öyle. Yalnız öyle konularda bilgi veriyor ki hayret ediyorsunuz bunların nasıl biliyor diye. Mesela kim Bulgar tarihini bu kadar detaylı bilebilir ki onların papazlarının yazdığı kitaplara kadar.

Atatürk'ün Bulgaristan da bulunduğu dönem genelde kısa olarak geçilir. Burada geçirdiği zaman içinde neler yaptığı konusunda buradaki bir makalesi bana bir kapı açtı. Bu zamanı da okumaya çalışacağım.

İlber Ortaylı kitapta size bazı kitaplar ve yayınlar okumanızı öneriyor. Bunları bulup okuyun derin bu kitabı okuduktan sonra. İstanbul işgal yıllarını anlatan Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Sodom ve Gomore adlı eseri bunlardan birisi. Bu kitaptan sonra onu okudum güzel bir eserdi. Burada roman tanıtmadığım için değinmeyeceğim. Fakat işgal yıllarındaki İstanbul'da ki bazı zümreleri güzel anlatmış. Bu romanı da tavsiye ederim. İstanbul işgal yıllarını anlatan bir hatırat ile devam edeceğim bu okuma koluna. Bu kitabı da okumanızı tavsiye ederim.  

Geçen senede ve bu senede imza kuyruğundayken aklıma takılan bir husus vardı. Gerçekten çok uzun sıra oluyor İlber Ortaylı standında. Bunca insan imzalattıkları kitabı resim için mi yoksa gerçekten okumak için mi alıyorlar merak ettim. Sanırım merakımı hiç gideremeyeceğim.

10 Kasım 2015 Salı

Türkiye Cumhuriyeti'nin Temeli Kültürdür



Türkiye Cumhuriyet'inin temeli kültürdür. Kültür, okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek, zekayı eğitmektir. 



Atatürk'ün aramızdan ayrılışının 77 yıl olmasına rağmen onu bize bıraktığı mirası daha ileriye taşıyabildik mi? Oysa o bize sınırları olmayan bir hedef belirtmişti. Muasır medeniyetlerin üstüne çıkmak. Geçen yıldan bu yana ne kadar kendi kültürümüzü tanımak için gayret gösterdik?

Büyük Taarruz öncesi Atatürk baş katibine bir zarf verir. Eğer ben dönemezsem bu hemen hayata geçirsinler der. Zarfın içinde Ankara da bir Etnografya müzesi kurulması vardır. Savaş biter öğretmenlere ünlü konuşmasını yapar bizim asıl savaşımız şimdi başlıyor, cehalet ile savaşacağız der. Ardı artına okullar, müzeler açtırır, tiyatro, opera, kütüphaneler kurdurur. 

Almanya'da Nazi hükumeti artık Yahudilerin üniversitelerde çalışamayacağını bildirir. Bunu haber alan Atatürk onları ülkemize davet eder. Hepsine mesleklerinin yerlerini yerleştirir. İstedikleri imkanları sunar. Bu insanlar bizim eğitim ve üniversite temellerimizi atmıştır. Atatürk daha önceleri Sümerlileri okumuş ve dillerinin Türkçe ile bağlantısını, bu kavmin orta asyadan geldiğini öğrenmiştir. Her ülkede Asuroloji olan bir bölümü "bırakın şu samileri bölümün ismi Sümoroloji olacak" demiştir. Bunun birlikte insanların bizim topraklarımızda bulunan medeniyetleri araştırması için Dil,Tarih ve Coğrafya fakültesini kurdurmuş, burada Hititoloji bölümünü oluşturmuştur. Bunun yanında o yıllarda çıkan Fransa da yayınlanan Revue Hittie at asianiqe adındaki Hitit dergisini de himayesi altına almıştır. 

Revue Hittie at Asianiqe


İran Şah'ı Türkiye'yi ziyaretinde hemen bir tiyatro tertip edilir. Şahname'den bir bölüm tiyatro olarak oyunu olarak oynanır. Şah'ın çok hoşuna gider. Opera, tiyatro, sanat, müzik bölümlerinin kurdurtarak başlarına önemli bilim insanlarını getirtir. Atatürk'te çok iyi biliyordur ki medeniyetler yüksek kültürlerin üzerinde kurulurlar. Kültürlerini öğrenmemiş ve geliştirememiş milletler başlarının uydusu olduğunu tarihte görmüştür. Bundan dolayı kültüre, sanata, bilime büyük önem vermiştir.

Kültür ögeleri insanların ufuklarını açacak ilham kaynaklarıdır. Bugün ülkemizde bulunan Göbekli Tepe, Çatal Höyük, Efes, Hattuşa, Troya, Anadolu Beylikleri, Selçuklu ve Osmanlıyı bilmek ve onların bıraktığı mirası görmek gerek. Kaçımız kendi bulunduğu şehirdeki müzeleri gezdi. Yılda kaç müze ve ören yeri görmeye gidiyoruz. Ne kadar tiyatro, opera izliyoruz. Kültürümüzü ve bilgimizi artırmak için yılda ne kadar çaba gösteriyoruz?

Ülkemizde bulunan ören yerleri ve müzeleri gezmiyor, hakkında genel bilgi sahibi olacak kadar bilgi öğrenmiyor isek o zaman biz bu toprakların kültürünü benimsememişiz demektir. Kendi kültürümüzü geliştirmek için tiyatro, opera, müzik vb izlemiyor ve dinlemiyor isek kendimizi geliştirmek için çaba harcamıyoruz demektir. Bunlarında etkisi biz farketmesekte bize büyük zararlar vermekte. Atatürk'ün mirasçıları olacaksak, muasır medeniyetler seviyesine çıkacaksak kültürümüzü, bilgimizi geliştirmeliyiz. Bunun için okumalı, müzeleri ve ören yerlerini gezip görmeli, bu yerler hakkında bilgi edinmeli, bilimin ışığından ayrılmadan onu takip etmeliyiz. Her yıl Atatürk keşke burada olsaydı diye ağlanıp sızlanacak yerde onun bize gösterdiği hedefe gitmeliyiz ki Ruhu Şad olsun.


"Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır... Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur...Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar."    Mustafa Kemal Atatürk



10 Kasım 2014 Atatürk'ün Bize Bıraktığı Miras





9 Kasım 2015 Pazartesi

Tüyap Kitap Fuarı Okuyucu İçinmi Yapılıyor?



Blogda böyle bir yazı yazmayı pek düşünmüyordum ama artık bazı şeylerin görülüp fakat dillendirilmemesi beni rahatsız etmeye başladı. 4 Yıldır Kitap Fuarına düzenli giden bir kişiyim. Artık her sene gördüğümüz manzara sonucunda tecrübe kazanarak daha az kitap almaya başladık fuardan.

Fuara gitmeye karar verdiğimizde almayı düşündüğüm kitapların bir listesini çıkardım. Geçen seneye ek olarak listeye internet kitapçılarının yayıncılara yaptığı indirim yüzdesini de ekledim. Genede yayın evlerinin bulunduğu 3 salonuda her yayıncıya bakarak gezeriz. İlgi alanımızın dışında olan stantlarda fazla zaman harcamayız, bakıp geçtiğimiz yayın evi çok oluyor.  Bu sene aldığım kitaplar aşağıdaki resimdeki gibi genelde ilgi alanımızdan dolayı TTK ve İş Bankası Kültür Yayınları bu dönem iyi indirim yaptıkları için onlardan aldım.




Her sene mutlaka uğradığımız TTK %50 indirim yapmış yine. Bu tarih okurları ve akademisyenler için büyük bir fırsat. Fakat TTK'nın tek kötü yanı adamlar bastıkları kitabı bir daha basmaları çok uzun zaman alıyor. İstediğiniz kitap varsa alın hemen seneye bulamayabilirsiniz. Kitapları birde kaliteli ve ciltli basıyorlar çoğunlukla. TDK devlet yayın evi olarak ikinci sırada. Yine %50 indirim yapmışlar. Bu sene çok heveslenerek gittiğim kurum Talat Tekin'in makalelerini yayınlamıştı. Kitabın içini bir açtım makaleler İngilizce. Büyük hayal kırıklığı yaşadım. Yani hocanın İngilizce makalelerine zaten isteyen internetten dergilerden ulaşabilir. Nasıl böyle bir şey yapmışlar aklım almadı. Atatürk Kültür ve Araştırmalar Merkezi de %50 indirimli diğer devlet kurumu idi. 

İş Bankası %25 kartınız varsa %30 indirim yapıyorlar. Ötüken Neşriyat %35 indirim yapıyordu. Tübitak %10 indirim yapmış. Neyse buna fazla takılmadık kitapları genelde çok ucuz oluyor. Fakat artık bilimsel kitapların basımını iyice yavaşlattığı için şikayetçiyiz onlardan. Oraya gittiğimde de her seferinde görevlilere söylüyorum. Akçağ yayınlarında %30 indirim vardı oradan da birkaç kitap topladık. Fuat Köprülünün kitaplarını basmışlardı. Arkeoloji ve Sanat bu sene %30 indirim yapmış ama kitapları yinede çok pahalı. Benim alışveriş yaptığım iyi indirim yapmış yayın evleri bunlar.

Bunların dışında imge %20 indirim yapmıştı. Oradan bir kitap alacaktım. Ama daha fazla indirim yapmadılar. Aynı şekilde can yayınevide %20 indirim. Oğalak yayınları kitapları da çok pahalı idi. Zaten Pegasus, Metis, İthaki, kaynak onlara şöyle bir baktım geçtim. İlber Ortaylı geldiği için Timaş yayın evinden de kitap aldım ama onlarda indirim yapmamışlar dişe dokunur. 

Tüyap kitap fuarının durumu insanın aklında çok soru işareti bırakıyor. Eğri oturup doğru konuşmak lazım. Bugün bir çok okur alışverişlerinin internet kitapçılarından yapmakta ve iyi indirimler ile bu kitaplara sahip olmakta. Benim bu sene de gördüğüm durum, kitap fuarı okuyucu için yapılmadığı. Fuara gelen yayıncılar ise bu sektörün birinci elden sahipleri. Arada hiç bir aracı olmadan okuyucuya ulaşıyorlar. Bunun fiyatlara yansımasını beklerken ne yazık ki böyle bir durum olmuyor. Bundan dolayı buradaki yayıncıları pek samimi bulmuyorum. Daha çok kitap fuarı atmosferini kullanarak ne kadar okuyucuya yüksek fiyatta kitap satarsam derdinler bence. 

Üzücü bir durum. Kitap okumanın az olduğu. Kitap fiyatlarından dolayı okumanın lüks olarak bakılan bir ülkede fuarın bu halde olması da üzüyor bizi. Fuara gidecekseniz istediğiniz kitapların listesini daha önceden mutlaka yapın. İnternet kitapçılarındaki indirimleri not edin. Yoksa 2-3 katı para harcamak durumunda kalacaksınız. Herkese keyifli okumalar.

5 Kasım 2015 Perşembe

Türk Destanlarına Giriş




Bu eser Türkiye Cumhuriyeti Devletinin 
kurucusu ve Oğuz Kağan'ın son büyük torunu
Mustafa Kemal Atatürk'e ithaf edilmiştir
Prof.Dr.Saadettin Gömeç


Türk Mitolojisi kitaplarının çoğunu artık bitirdim. Zaman içinde yine mitolojide geçen başlıklar ve bulamadığım kitapları edinmem ile bu konulara döneceğim. Artık Mitolojik karakterlerin ve olayların halk destanlarına geçmiş haline geldik. Destanlar Türk Edebiyatı içinde büyük önemi vardır. Mitlerin zamanla tarihi bilince geçişi sonunda kutsal düşünce özelliğini taşıyan metin olmaktan çıkarak yeni özellik kazanması olarak tanımlanıyor. Mitolojide bize gözüken fikir ve düşünceler değişikliğe uğrayarak artık tarihi şuurun ortaya koyduğu metinlere dönüşüyor. Zaten destanların kökleri itibari ile mitlere bağlantılı olduğu tespit edilmiş. Fakat mitlerin bir sonraki safhasının destan olduğunu düşünmek doğru değil. Mitlerden destanlara geçiş karmaşık bir süreci oluşturmakta.

Destanın yapısında gerçeği yansıtma, halk hayatının tasviri, kudreti, romantik, kahramanlık, tarihi fantastik, mitolojik vs motiflere göre farklılıklar gösteriyor. Destanlarda kahramanlık devri artık ön plana çıkmakta. Tarihte meydana gelmiş savaşları yansıtması, destan kahramanlarının tarihi şahısla özdeştirilmesi en çok görülen örneklerdendir. Aradaki bağlantıyı anlamak, Destanlar, Mitler, Masallar ve Efsaneler arasındaki farklar ve geçişleri daha detaylı olarak incelemek için Mitolojiye Giriş kitabı faydalı olacaktır. 

Kitapta yazar bir çok destana değinmiş. Bunlar arasında Türk Mitolojisinde görülen sonradan destanlaşmış başlıklar olsun, hakanların (Oğuz, Attila, Alp Er Tonga) destanları, türeyip destanları, Ergenekon destanı, Dede Korkut ve boyların yok olma destanları vb. gibi destanlara değinmiş. Destan öncesi dönemin geçebileceği tarih ile ilgili yada destanın hangi dönemde ortaya çıktı ise o dönemle ilgili geniş bir tarihi bilgi sunuyor yazar. Kendisininde bu konuda bir çok yazısı ve kitabı olaması bu konular hakkında geniş bilgi vermesini sağlamış.

Yazar mitolojide geçen ve sonra destanlaşan bazı unsurların daha akılcı yöntemlerle açıklanabileceğini savunmuş. Türeyiş destanındaki dişi kurdun aslında bir kadın olabileceğini söyleyerek, yaptığı işten dolayı destanlaşarak bir simge haline geldiğini söylüyor. Oğuz konusuna Mitolojide geçen usul ile bir çok kitapta değinilmişti. Bende size aktarmaya çalıştım. Yazar burada Oğuz karakterine farklı bir açıdan bakıyor. Oğuz Kağan'ın da Mete Han (Bahadır) olduğunu düşünüyor. Aynı şekilde Oğuz boyları hakkında da farklı bir yorumu var. Oğuzların aslında Oklar (kabileler) birliği olduğu. Bu genelde kabul görülen bir düşünce bilim adamları arasında. Oğuz Destanında geçen 22-24 Oğuz Boyunun aslında bu birlik altında toplanan kabilelerin oluşturduğu. Oğuzların büyük bir konfederasyon olduğunu ve zaman içinde buna bağlı boyların 22 ile 24 arası değiştiğini belirtiyor. Bundan dolayı tarihi belgelerin Oğuz Boylarının isimlerinin 22 ile 24 arası değiştiğini belirtmiş.Oğuz Boyları tarihine girdiğimizde bunu daha detaylı olarak tetkik edeceğim.

Türkler Hunlardan önce Orta Asya, Kuzey Sibirya ve Çin sınırları için küçüklü büyüklü bir çok oluşum meydana getirmişlerdir. Bu oluşumların bazıları Çin etkisiyle zaman içinde Çinleşmiş, bazıları yok olmuş, bazıları da bu topraklardan göç etmişlerdir. Burada kurulan teşkilat sayısının irili ufaklı olarak çok sayıda olduğu söyleniyor. (Bu makaleyi bulduğumda burada paylaşacağım.) Kitapta bu teşkilatlardan bahsedilmekte. Bu beyliklerin çoğunun Türkçe isminin belli olmadığı fakat Türk oldukları tespit edilmiş. Bunlardan en büyük etkiyi bırakanlar Chou yada Çu Sülalesinin Çin üzerindeki etkileridir.

Yazar Oğuzların sürekli tarih için isyan ettiğini belirtmiş. Kök Türk ve Uygur zamanında hatta kendi kurdukları devlette bile en büyük muhaliflerin Oğuzlar olduğunu belirtmiş. O zamandan bu zamana kadar da baktığında yine fazla bir şey değişmemiş :)

Kitabın dilini çok sade ve anlatımı güzel. Size destanlarla birlikte o zamanda geçen tarih hakkında etraflı bir bilgi veriyor. Bu bakından Türk tarihine fazla hakim olmasanız dahi kitaptan öğreniyorsunuz. Yazarın destanda geçen bazı simgelere kendince yüklediği anlamlar kesin değil bence. Bunun daha fazla araştırılması gerek. Hele Oğuz Kağan ile Mete Han'ın bir kişi olma düşüncesi bizde sürekli öne çıkar. Fakat bu daha kanıtlanmış bir şey değildir. Bunun ile ilgili Türk Mitolojisi-1 kitabında tarih katmanlarının nasıl bir birinine girdiği konusunda başlık var. Kitabın son konusu Dede Korkut hikayeleri ile alakalı onuda belirtelim. Oradaki hikayelerde destanlaşmış olarak bize ulaşmıştır. Destanları öğrenmek isteyenler için önerebileceğim bir eser.



29 Ekim 2015 Perşembe

Harp Akademisi Öğrencisi Mustafa Kemal'in Not Defteri



Daha önce Atatürk'ün Karlsbad hatıratını burada size tanıtmıştım. Tarih içinde yazılan günlükler birinci dereceden önemli vesikalardan biridir. İnsanlar bu günlüklerini yazarken hiç bir gelecek kaygısı duymadan o an hissettiklerini ve düşündüklerini yazıya geçirirler. Bundan dolayı araya daha sonra girecek hiç bir düşünce ve duygu bu vesikaları etkilemez. Mustafa Kemal Atatürk ve onun dönemindeki çoğu asker ve devlet adamı için hatıra ve günlük yazmak doğal bir şeydi. Onlar için yazmak doğal bir şey gibi gözüküyor. Mustafa Kemal Atatürk görünen o ki çok küçük yaşlarda notlar tutmaya başlamış. Bunlar uzun zamandır toplu ve düzenli olarak bir basımı yoktu. Bu günlüklerinden kronolojik sıraya göre okuyup burada paylaşacağım.

(Kaynak: Kara Harp Okulu sitesi)


Atatürk'ün bu Genel Kurmay Arşivlerinde 34 adet not defteri bulunmakta. Not defterlerinin yazım tarihine göre basılmadığı için zaman kronolojisi farklılık gösteriyor. Onun için farklı sıradan ciltlere atladığım vakit şaşırmayınız. 2. Cilt Atatürk'ün Harp Akademisinde iken tuttuğu notlar bulunmakta. Mustafa Kemal 1899 yılında Harp Okuluna kabul olmuş daha sonraki yıllarda Harp Akademisine girmiş. O tarihten önce olan Rus-Japon harbinden ilgisini çekmiş. Bu harbi ve donanma konusunda notlar tutmuş. Savaşa katılan ülkelerin ekonomik durumlarını inceleyen notlar eklemiş. Topların ve gemilerin durumunu ve Osmanlı Devletinin o dönem ki donanması ile ilgili notlar almıştır. Bunun yanın da kitaplardan ve tarihi kişiler hakkında notlar. Şiirler, krokiler, maddi durumunu yazdığı bir günlük notu, sınıf arkadaşlarının isimleri, yazı yada konuşma taslakları, mektup taslakları bulunmakta.



Bir sayfada parasının yetmediğini ve ilk defa kendisinin para hesabı yaptığını yazmış

21 Mart 1904 Pazartesi Saat 6
"Bugün para durumumu inceledin. Harcamaları gelirin pek ziyade üzerinde buldum. Şimdiye kadar cüzdanıma girip çıkan parayı hesap etmek hatırıma bile gelmemişti. Bu hesapsızlığın vahim sonuçlarıyla, pek büyük ıstıraplar altında manen ve maddeten ezildim. Şimdi sarf olunan paranın harcandığı yerin ve zamanın kaydına baktığım zaman, hareketimdeki düzensizlik dikkatimi çekiyor. Her zaman bu defterimin gözden geçirilmesiyle hissettiğim pişmanlıklar, ihtimaldir ki yaptığım hareketleri düzenlememe neden olacak. Fakat ben henüz bunun tesirini anlayamıyorum. Masrafların sebebi, fazlalığından ziyade, gelirlerin azlığıdır."  


Japon-Rus Savaşı Japon saldırı düzeni krokisi

Gemi Krokisi



Kitap üç bölümden oluşmakta. Yazıların değerlendirilmesi ve günümüz Türkçesiyle aktarımı, orjinal defterlerin resimler ve bu sayfalarda yazan yazıların latin harfleri ile verilmiş.


Kitap Genel Kurmay Basım Evi tarafından basıldı. Daha önce toplu olarak Atatürk'ün not defterlerinin baskısı yoktu. Farklı not defterlerinin ayrı olarak araştırmacılar tarafından bazı bölümleri yayınlanmıştı. Atase arşivlerinde tüm not defterleri, tıpkısı da yan sayfada basılarak 12 cilt halinde basıldı. Bu seti bulmak biraz zor. Sadece askeri müzelerde ve Ankara Atase satış bürosunda mevcut. Eğer Ankara'dan temin edebiliyorsanız, ilk bir merkezi arayın ellerinde varsa oradan edinin. Öğrenci iseniz size %50 indirimde yapıyorlar. Diğer seçenek askeri müzeler fakat burada tüm setin bulunma ihtimali yok. Bunun yanında bazı sahaflarda satıyor olabilir. Araştırırken hepsiburada.com'da setin bazı kitaplarının olduğuna rastladım. Tükenmeden buradan da temin edebilirsiniz. Tarih ve Atatürk açısından önemli bir kaynak. Bu arada unutmadan Atase bu seti bir daha basmayacağını belirtti. Tüm kütüphanelerde bulunması gereken bir eser.

Cumhuriyetin temel taşlarından bir tanesi kitaptır. Atatürk'ü daha iyi anlamak, Cumhuriyetimizi daha ileriye götürmek istiyorsak okumamız gerekiyor. Her bayramda Atatürk'ün gelmesini beklemek yerine onun manevi mirasçıları olmak için kitap okumalıyız. Tarihimizi öğrenmek, bilim, fikir kitapları ile ufkumuzu genişletmek için kitaplar okumalıyız. Cumhuriyetimizin 92. yılı Kutlu Olsun. 



1.Cilt : Hareket Ordusu Kurmay Başkanı Kurmay Yüzbaşı  Mustafa Kemal'in Not Defterleri İle Harekat Ordusu Karargahı Kayıt Defteri

2.Cilt : Harp Akademisi Öğrencisi Mustafa Kemal'in Not Defteri

3.Cilt : Mustafa Kemal'in İkinci Viyana Kuşatması Öncesi Rus Seferi, İkinci Viyana Kuşatması ve 1768-1774 Rus Seferi Hakkında Tuttuğu Notlar

4. Cilt : Mustafa Kemal'in 1897 Türk- Yunan Savaşı İle İlgili Tuttuğu Notlar

5.Cilt : Mustafa Kemal'in 1870-1871 Alman-Fransız Savaşı ile İlgili Tuttuğu Notlar ile 1905-1908 Yılları Arasında Tuttuğu Günlük Notlar

6.Cilt : Mustafa Kemal'in İstikam ve Topçuluk, Stratejik Taarruz ve Stratejik Savunma ile Subaylar için Yazılmış Olan Hizmeti Seferiye Talimnamesine Ait Tuttuğu Notlar

7.Cilt : 19. Tümen Komutanı Albay Mustafa Kemal'in Not Defteri ile Mustafa Kemal'in Samsun'a Çıkışından - Türkiye Büyük Millet Meclisinin Açılışına Kadar Tuttuğu Günlük Notları

8.Cilt : Mustafa Kemal Atatürk'ün 1921 Yılına Ait Günlük Notları, 1922 Yılına Ait İç Olaylar İle İlgili Notları, Askeri ve Siyasi Konulardaki Notları, 1922 Yılına Ait Çeşitli Konularda Tuttuğu Notlar

9.Cilt : Mustafa Kemal'in Türk Tarihi ile İlgili Notları, Mustafa Kemal'in İstanbul Üniversitesi ile İlgili Notları, Fransızcadan Osmanlıcaya Çevirisi Yapılmış Bazı Kelimeler ve Şahsi Eşyalarının Yazılı Olduğu Not Defterleri

10.Cilt : Mustafa Kemal'in 5. Ordu Karargahında Görevli İken Tuttuğu Notlar ile Trablusgarp Cephesindeki Günlük Emir Notları

11.Cilt : Mustafa Kemal Atatürk'ün Cumhuriyet Halk Fırkasının İkinci Büyük Kongresinin Açış Konuşması, İkinci Kez Cumhurbaşkanlığına Seçilmesi Nedeniyle TBMM'de Yaptığı Konuşma, TBMM'nin 3. Dönem Açış Yılı Konuşması ve Afgan Kralı Amanullah Han'ı Ankara Ziyareti Onuruna Verilen Ziyafette Yaptığı Konuşmayı İçeren Not Defterleri

12.Cilt : Mustafa Kemal Atatürk'ün Hukuk Alanında Yapılması Tasarlanan İnkılaplar ve Ankara Hukuk  fakültesi Açılışı, Milli Mücadele ve Cumhuriyet Dönemlerinde Gerçekleştirilen İnkılaplara Karşı Gösterilen Tepkiler ve 1931 Yılı Ocak-Şubat-Mart Aylarında Yaptığı Yurt Gezileri ile İlgili Olarak Tuttuğu Notları İçeren Not Defterleri

26 Ekim 2015 Pazartesi

Miken Uygarlığı ve Ahhiyawa



Minos ve Miken Uygarlıklarını merak edip okumaya başlamıştım. Minos Uygarlığı ile ilgili Türkçe bulunan tek kaynağı burada aktardım. Miken Uygarlığı ile de ilgili fazla bir kaynak olamadığı için olanları okuyarak ikinci kitaba geldik. Daha önce fark etmediğim yalnız şimdi farkına vardığım bir tarihi bağlantıyı da anlamış oldum. Merak ile başlayan bu okuma kolu aslında Troya'lılara saldıran Mikenlileri anlamak için güzel bir bakış açışı oldu. Bunun yanında tabi Yunan kültürünün gelişim çağlarını öğrenmek içinde. Burada Yunan kültürü derken onların dediği gibi Minos Kültürü onlara ait değildir. Bunu Minos Uygarlığı yazısında aktarmıştım. Yunanlılar dünyada kültür yağmacılığı yapan, bunu dünyaya kendilerinin olduğunu iddia eden ve Avrupayı buna inandıran tek millet. Yada Avrupa bilerek görmek istemiyor, bu daha akla yatkın. Bununla ilgili araştırmaları zaman içinde burada sunacağım.

Akhalar Yunanistan karasına MÖ 1650 dolaylarında gelerek, Miken bölgesinde bulunan halkları yönetimleri altına aldı. Burada gelişerek ve etraftaki kültürler ile bağlantı kurarak kültürlerini geliştirdi. Bir diğer görüşte Miken bölgesindeki halkların kültürlerini benimsedikleridir. Denizcilikte gelişmeye başlamaları ile birlikte; Anadolu, Mısır, Yunan karası ve çevre adalar hatta Minos Uygarlığı ile irtibata geçtiler. Ticaret, kültür ve çeşitli ustalıkları öğrendiler ve kendi topraklarına taşıdılar. Giderek güçlenen bu kültür Minos Uygarlığının yaşadığı çeşitli doğal felaketler sonucu zayıflaması ile, Girit'i kendi hakimiyeti altına aldı. Minos Uygarlığı kitabında bunun nasıl olduğu daha tartışmalı olarak verilmiş. Mikenler savaşçı olarak nitelenen bir toplum ve çok katı bir sosyal düzenleri var. Minos Uygarlığının bu doğal felaketler sonucunda zayıflaması ile işgal etmiş olabilirler. Diğer ihtimal ise evlilik yoluyla olduğu düşünülüyor. MÖ 1400 Minos Uygarlığının çökmesi ile burayı ele geçiren Mikenler, çok büyük bir ticaret ağına ve gelişmiş bir kültürü ele geçirmiş oldular.


Haritayı biraz açıklama ihtiyacı duydum. Koyu kahve ile gösterilen Ege denizinde bulunan adalar MÖ 2500 - 1900 Kiklad Adalar kültürü, Toprak kavesi (Girit Adası) MÖ 2000-1400 Minos Kültürü, Kum kahvesi ile çizilen sınır alanı MÖ 1600 - 1100 Miken kültürü ve kendi bağlı olan bölge. Eski Çağ Uygarlıklarını düşünürken Miken, Minos, Troya, Hitit, Ur gibi isimler kullanıyoruz. Buraları bugünkü anlayış ile düşünmemek gerekiyor. Bu bahsedilen yerlerin hepsi bir şehirdir ve kendi etki ettikleri bir alan vardır. Haritadaki kırımızı alan Mikenlilerin etki alanı.


Bu miraslardan en büyüğü ekonomik olarak miras aldıkları ticaret yolları ve ilişkileri oldu. Bu Mikenlilerin hızla büyümelerine ve güçlenmelerini sağladı. Diğer en büyük etki ise Minos Uygarlığı'nın geliştirdiği Linear A yazısını kendi dillerine uyarlamaları oldu. Bu yazı tipine Linear B yazısı denmekte ve günümüzde çözülmüş kabul edilmekte. Fakat halen bazı şüpheler var. Yapılan kazılarda çıkan tabletlerin deşifresi neticesinde tabletlerde daha çok ekonomik faaliyetlerin kaydının tutulduğu belirlenmiş. Kendi dönemlerindeki medeniyetlerin aksine hiç kral yıllıkları, devlet sistemi, dini yazılar gibi bilgileri yazıya geçirmemişler. 

Mikenlilerin devlet sistemini, dinlerini ve neye inandıkları arkeolojik olarak anca belirlenebiliyor. Bunlarda tabi diğer medeniyetlerde olduğu gibi açık şekilde olmuyor. Yazılı kaynak gerçekten çok şey ifade ediyormuş. Minos ve Miken'i okuduktan sonra bunu anladım. Miken şehirlerinin en belirgin özelliği şehirlerin büyük surlarının olaması. Yöneticinin ise tam korunaklı bir kalede şehir içinden bile ulaşılması zor bir kalede yaşaması belirgin özellikleri.

Miken 

Miken Uygarlığı bilindiği gibi Troya'ya saldırarak buradaki savaşı kazanmış ve o dönem Troya'nın sonunu getirmiş. Bu konu Troya konusunda değineceğim. Hızlı bir yükselişten sonra MÖ 1200'lerde Dor yada Deniz Kavimleri istilası sonucunda yok olmuşlardır. Daha sonra bu şehirlerde kimse yaşamamış yada nüfus çok fazla düşmüş. 

Elimizde Miken Uygarlığı ile ilgili fazla bir kitap yok. Birinci kitap bu uygarlığın nasıl bulunduğunun hikayesini anlatıyordu. Bu kitap ise daha ayrıntıya giriyor. Fakat dediğim gibi yazsının olmaması çok şey değiştiriyormuş gerçekten. Sadece kremik ve arkeolojik buluntulara göre bir medeniyeti incelemek biraz yavan kalıyor. Merak edenlere bu kitabı okuyabilirler. 

22 Ekim 2015 Perşembe

Türk Mitolojisi Ansiklopedik Sözlüğü



Türk Mitolojisi konusu araştırmaları eski devirlere uzandığı için bu konudaki kelimelerde farklı olmakta. Burada kullanılan kelimeler bugün artık kullanılmıyor yada manası değişmiş oluyor. Genelde Türk Mitolojisi kitaplarında anlatılan konu ile ilgili kelimeleri açıklanmakta. Yinede normal okuyucu, akademik okuyucu için bir sözlük ihtiyacı vardı. Bu kitapta bu düşünce ile hazırlanmış.

Bugün Türk Mitolojisi konusunda çalışmış ve çalışmakta olan bilim insanları çok az. Elimizde olan kitaplar belli sayıda. Burada çoğunu size tanıtmaya çalıştım. Akademik olarak çıkan makalelerden ne yazık ki fazladan ilgi göstermezsek haberimiz olmuyor. Bunların sayısı da fazla değil günümüzde. Yabancı dilde çıkan yayınların hepsinin de Türkçe'ye çevrilmediğinden dolayı, bu konuda araştırmaların fazla olmaması bunları bize kazandırmıyor. 

Tarih konusu da çalışan bilim insanlarının kendilerine daha kolay geldiği üzere yakın tarihi çalışıyorlar. Onuda nasıl çalıştıkları çoğunlukla sıkı takipçiler arasında biliniyor. Bunun dışında Osmanlı Devletinin ötesine gidilmeye başlandıkça bu konularda çalışan bilim insanlarının sayısı gittikçe azalıyor. Buda bizim için ayrı bir sorun olarak ortaya çıkıyor. 

Bu kadar olumsuzluk içinde yinede yapılmaya çalışılan işler var. Bu kitapta bunlardan bir tanesi. Diğer mitolojiler hakkında bir çok eser verilirken ve sözlükler hazırlanırken. Kendi öz kültürümüz ile ilgili bu tür çalışmalara uzak kalınması işin başka tarafı. Kitap bu konuda bir açığı doldurmak için hazırlanmış. Normal okuyucu için yeterli fakat daha ilerisi için pek yeterli olmayan bir eser. Ben kitapları okurken acaba bu terim yada kelime var mı diye merak edip baktığım oldu. Fakat ne yazık ki çoğuna rastlamadım. Genel bir içerik mevcut, daha ilerisi için fazla bir şey içermiyor. Yazardan mı kaynaklanıyor yoksa yayıncıdan mı bilmiyorum. Fakat terimlerin kaynakları bire bir nereden alındığı referans olarak gösterilse daha bilimsel bir yayın olabilirdi. Bundan sonraki çalışmalar daha bilimsel ve geniş bir tarama gerektiriyor. Çok derine gitmeden normal okuyucu için yeterli, daha ileri okuyucular için pek yeterli değildir. Bunu göz önüne alarak edinmenizi tavsiye ederim.

19 Ekim 2015 Pazartesi

Nazi Döneminde Bilim




Ortaokul ve Lise yıllarında çok fazla belgesel izlerdim. O zamanlar tarihi belgeseller arsında 2.Dünya Savaşı ve Nazi Almanya'sının geliştirdiği teknolojiler bir hayli ilgimi çekmişti. Zaman için Nazi Almanya'sının bu gelişmeyi nasıl gerçekleştirdiğine dair merakım daha da arttı. Teknolojik, ideolojik, savaş taktikleri, askeri yapıları gibi merakımı çeken bir çok şeylerini araştırdım. Bu araştırma sonucunda her zaman aklımı kurcalayan bir soru kalmıştı geriye. Bu insanlar böyle bir gelişmişliğe ve uçuk savaş aletlerine nasıl yapıyorlardı? Şöyle bir bakarsanız o zaman yapılan araştırmalar ve üretilen teknolojiler bugün bir çok gelişmenin temelini atmıştır. Buna sonra değineceğim nasıl olduğuna dair. Okumaya başladığımdan bu yana Almanya'nın bu bilimsel ve teknolojik gelişmişliğe nasıl sahip olduğu sorusunun yanıtına hiç ulaşamadım. Bu kitabı bu sorunun yanıtını bulmak için ilk çıktığı gibi aldım. 

Bilim tarihine yada 2.Dünya tarihine bakıldığında bir çok bilim insanı Yahudi kökenlidir. Bununla ilgili belki günümüzde birçok kompo teorisi oluşturulsada o zaman ki daha basit bir nedene dayanıyordu. Alman enstitülerinde doğa bilimleri alanı artık belli bir seviyeye gelmiş ve kadrolar yerlemişti. Doğa bilimlerine aranan araştırmacı o kadar çok değildi. Fakat 1.Dünya Savaşında gelişen bazı yeni bilim dalları ortaya çıkmaya başlamıştı. Elektrokimya'nın ve kuramsal fiziği gelişimi ile bu bölümlere yeni araştırmacılara ihtiyacı artmaya başladı. Bu sebepten dolayı bu açık kadrolara genç Yahudiler yerleşti. Buralara yerleşen Yahudi bilim insanları sonuçta öyle başarılara imza attılar ki bilim ve dünya tarihi temelden değişti.

1927 Solvey Konferansı

Resimde bulunan bilim adamlarının çoğu Nobel Ödülü aldı. Resimde bulunan tek kadın olan Marie Curie iki defa farklı konulardan Nobel Ödülü aldı. Bu kadar başarılı bir bilim kadrosunu her ne sebeple olursa olsun kendi ülkenden uzaklaştırmak. Sonucunda da kendi ülkende bilimi öldürmek. Savaşın getirdiği sonuçları ve dünyaya iyi bir ders oldu. Ama halen bilimin bir ülke için ne kadar önemli olduğunu anlamayanlar var... 

Nazilerin Almanya'da güç edinmeye başlaması ile anti-semitik hareketleri daha belirgin hale geldi. Bunu durdurmak isteyen Planck Hitler ile bir konuşmasında bu bilim adamlarının önemini ve ellerinden gitmemesi gerektiğini belirttiğinde Hitler'in "o halde bizde bir kaç yıl bilimsiz yaparız" demesi aslında baştan herşeyin sonucunu belli etmiş. 

Tabi Nazilerin Alman devletini neden ele geçirdiği ile ilgili çok güzel bir tespitte fizikçi Leo Szilard söylemekte;

Almanların her zaman yararcı bir bakış açısını benimsediklerini dikkat etmişimdir. Sorarlar, "Pekala, diyelim ki buna karşı çıkacağım, bununla ne yararım dokunacak? Pek bir yararım olacağını sanmam, olsa olsa etki gücüm azalır. O halde niye karşı çıkayım?" Gördüğünüz gibi, işin vicdani, ahlaki yönü ya bütünüyle yoktu ya da çok zayıftı ve düşünülen tek şey eylemin pratik sonucu ne olurdu. İşte, bu temelde, 1931'de, Hitler'in iktidara Naziler güçlü oldukları için değil, hiçbir direnişin olmayacağını düşündüğüm için geleceği sonucuna varmıştım.

Gerçekten de bilim adamları kendilerini politikanın üstünde bir kavram olarak görerek, sadece bilim ile ilgilenmeleri gerektiğini düşünmüşler. Bu düşünceleri sonucunda çok az bilim insanı dışında baskılara dayanmayıp Almanya'dan diğer ülkelere göç ettiler. Göç ettikleri ülkelerin bilim ve teknolojilerinin gelişmesinde büyük katkı sağladılar. Buda 2.Dünya Savaşın da Almanların bilim karşısında ki yenilgilerinden biri oldu. 2. Dünya Savaşı başlamadan önce böyle bir bilimsel gelişmişlik ve disiplin çok az ülkede mevcuttu. Bu bilim adamları yeni gelişen bilim dallarındaki başarılarını ve doğa bilimlerindeki bilgilerini diğer ülkelere taşıyarak Almanya'yı bilim alanında sıfır noktasına kadar taşıdılar. Nazi hükümeti de bundan pek rahatsız olmadı. Hitler'in dediği gibi bilimsiz yaşayabileceklerini, enstitülere kendi görüşünden işe yaramayan adamları getirerek buraları ayakta tutabileceklerini düşündüler. Bunun yanında Naziler içinde teknoloji yatkını insanlar güç kazanmaya başladı. Bunlar yapılan araştırmaların savaş teknolojisine  katkılarını sorguluyor ve araştırmaların bu yöne yönlendiriyorlardı. Bilim insanlarının enstitülerden çekilmesi ile bu insanlara da gün doğmuş oldu.

Bugün ABD, Rusya, İngiltere gibi ülkelerin bilim ve teknoloji alanında bu kadar iyi olmalarının temeli, Almanya'dan bu ülkelere kaçan bilim adamlarının birlikte götürdükleri bilgi ve bilimsel tecrübeler olmuştur. Türkiye'nin bile Eğitim ve üniversite temellerini Almanya'dan gelen teknisyenler, bilim adamları, doktorlar vs atmışlardır. 


Kitap ne bir bilim kitabı nede bir politika kitabı. İkisinin karışımı bir kitap diyebiliriz. Bunun yanında bilim tarihide eklenebilir. Salt bilimsel bir kitap arayanlar için hayal kırıklığı olacaktır. O dönemi anlamak için güzel bir kitap. Merak edenlere tavsiye ederim.

13 Ekim 2015 Salı

Türk Mitolojisi



Türk Mitolojisi konusunda artık genel olarak sona yaklaştım. Bundan sonraki konu hakkında bulunan kitaplar ya baskısı tükenmiş, Türk boylarının zaman içinde değişmiş destan ve efsaneleri yada bazı yazarların araştırmaları kaldı. Diğer araştırmalar konusunda yazarların toparlama bir eser mi ortaya koyduğu, yeni bilgi ve belge sağladığı konusunda emin olmadığım için onları listeye eklemedim. 

Pertev Naili Boratav ünlü bir halk bilimci olmasından dolayı seçtim. Daha önceden de kafamda ismi nedense yer etmiş. 

Kitap daha önce okuduğum Eski Türk Mitolojisi kitabında ki gibi madde madde hazırlanmış. Çeşitli unsurlarda Mitolojide geçen maddeler verilmiş. Daha sonra bu maddelerin Türk Halk Kültüründe ki yerini açıklamış. En sonda da her maddenin sonunda kaynakça belirtilmiş. Bu kaynakçanın bu şekilde kullanılması ve mitolojide geçen konuları madde madde yazma işlemi sanıyorum yayın evinden kaynaklı bir sorun. Kitabın görünüşü sözlük gibi. Eski Türk Mitolojisi de aynı şekilde yazıldığı için yayın evinden şüphelenmeye başladım. 

Kitabın ismi Türk Mitolojisi olarak geçse de açıklamasında "Türklerin islam öncesi ve Türkiye dışındaki ülkelerde Türkçe konuşan halkların mitolojileri hakkında açıklayıcı bilgiler..." dese de kitap içinde bir çok maddede islam unsurları ile  açıklamış.  Genelini de halk inanışları ve kültürü ile maddeleri açıklamaya yönelmiş. Mitoloji ile efsane, destan ve halk inanışlarını karıştırmamak gerekiyor. Bunlar bir birine yakın olan şeyler olarak görünse de ince çizgi olarak ayrılmaktadır.

Yazar okurken beni çok şaşırttı gerçekten. Şuana kadar okuduğum hiç bir mitoloji kitabından rastlamadığım  görüşleri var. Örneğin Dede korkut kitabında geçen hikayelerden Deli Dumrul ile Azrail arasında geçen hikaye ve Depegöz hikayesinin Yunanlılardan Türklere geçtiğini savunmuş. Ne yazık ki açıklama olmadığı için yazılardan bu kanıya nereden vardığını belirtmiyor. Bunun yanında sürekli eski Türk inanışına Pagan deyip durmuş. Türkler doğa olaylarına tapmıyorlar ki Pagan olsunlar. Doğa olaylarını mukaddes sayarlar ve ona saygı gösterirler. Daha Türk İnançlarını araştırma konusuna gelmesemde, diğer mitoloji kitaplarında Türklerin Pagan olduğunu gösteren bir açıklamaya rastlamadım. 

En son olarak yazar Türkleri bir millet değilde etnik grup olarak tanımlamış. Kitapta beklediğim bilgi yoğunluğunu bulamadım Türk Mitolojisi bakımdan. Daha çok islam hikayeleri ve halk inançları çerçevesinde anlatmış. Öne sürdüğü bazı farklı düşünceleri detaylı olarak açıklasaymış daha iyi olacaktı. Fakat nedense bu yolla gidilmemiş.

8 Ekim 2015 Perşembe

Mitanni Devleti ve Hurriler




Hititleri okuyan her okuyucu, Hititlerin Anadolu'ya geldiklerinde burada bulunan kültürler üzerine hamiyetlerini kurduklarını okur. Hittiler bu kültülerden o kadar çok etkilenirler ki dinleri, yaşam biçimleri, kültürleri, isimleri vs konuları benimserler. Hititler Anadolu'ya gelmeden önce bu bölgeye Hatti Ülkesi denmesini dahi benimseyerek kendilerini bu kültür üzerine kurarlar. Bu kültürler Hurriler ve Hattiler dir. Ne yazık ki elimizde bu iki kültür ile ilgili fazla bir bilgi yoktur. İsimler, dua metinleri, bir kaç tablet gibi yazılı kaynak kalmıştır. Fakat Hititler bu iki kültürün geleneklerini, dinlerini benimsediği için çoğu kültür ögesi uzun zaman yaşamıştır. Kitaplarda kısa kısa değinilen bu iki kültürü merak edip üzerine kitaplar var mı diye araştırdım. Ne yazık ki fazla bir şey çıkmadı. Daha sonra Türkiye de ki tezler var mı diye araştırınca birkaç tez ortaya çıktı. Size burada bu tezlerden ve makalelerden okuduğumu aktaracağım bu sefer farklı olarak.

Mitanni-Hurri Devleti 



Hurri kültürü Anadolu'ya Hititlerden önce yerleşmiş bir kültür. Önasya'ya MÖ 3250-1750 arasında gelmiş bir kültüre rastlanmış araştırmalarda. Bu kültür Doğu Anadolu ve Kura-Aras nehirleri arasında bulunduğu için Karaz Kültürü denmiş. Daha sonra yapılan kazılar ve çalışmalar neticesinde Karaz Kültürünün Hurriler olduğu sonucuna varılmış. MÖ 3000'lerde artık Hurriler Doğu Anadolu'nun büyük bir bölümüne hakim olmuşlar. Sümer ve Asur devletleri zamanında Hurrilerin var olduğu biliniyor. Asur ticaret kolonileri zamanında Anadolu'da Hurrilerin varlığı tabletlerle onaylanmış. Hurrilerin Anadolu'ya Transkafkasya yani Van Gölü Ağrı Dağı ve Hazar Denizi arasındaki bölgede gelmiş. Arkelogların burada anlaşamadıkları bir nokta mevcut. Acaba Hurriler bu bölgeden Anadolu'ya mı geldiler. Yoksa Anadolu'da Van Gölü civarında yaşarken Hazar Denizi ve Anadolu'ya mı göç ettiler?

Bir diğer soruda bazı adlandırma ve tarih konusunda mevcut. Subarlar, Hurriler ve Urartular birbiri ile akrabalar. Fakat burada bilim adamlarının farklı birkaç görüşü. Nasıl Hititler Anadolu'ya girme zamanlarına göre üç isimle alınıyor ise Hurrilerin de bu türde bir adlandırmaya sahip olduğunu savunuyorlar. Bununla birlikte Subarlıların ilk yerleşen sonra Hurriler ve Urartular diğer devam ediyor. Bunların farklı kültür olduğunu savunanlarda var. Bu sorunlar daha net bir cevaba kavuşmamış.

Hurrilerin en çok bahsedilen özelliklerinden bir tanesi dilleridir. Hattiler, Sümerliler ve Urartular gibi Hurrilerin de dilleri sondan eklemelidir. Akraba oldukları Urartular dışında yalnız yaşayan hiç bir dile benzememektedir (yeterli kaynak olamadığı için ben şüpheyle yaklaştım.) Hurriler Anadolu'ye yerleştiklerinde bu bölgeye Hurri ülkesi diline de Hırrice deniyordu.

Hurriler Hittiler Anadolu'ya gelip yerleştiklerinden sonra sürekli sorun oluşturmuş. Hurriler MÖ 16 yy'da bölgesel bir güç olmayı başarmışlar. MÖ 1450-1350 yılları arasında Mitanni-Hurri devletini kurmuşlar. Bu devleti kuranların ari farklı bir kültürden olduğu daha sonrada Hurrileştiği düşünülüyor. Bu güç durumu fazla uzun sürmemiş MÖ 1365 dolaylarında yavaş yavaş güçlerini kaybetmişlerdir. Daha sonrada Hitit devletinin wasalı haline gelmiştir. Mitanni-Hurri devleti Hititlerle ve Asurlularla uzun rekabetleri sonucu yıkılmış olmasına rağmen kültürleri devam etmiştir. Bundan 500 yıl sonra çok yakın akrabaları Urartular tarih sahnesine yeniden çıkmıştır.

Hurriler Hititlere dil,din,edebiyat, mitoloji, büyü, tıp, giysiler, teknik aletler, silahlar ve kadın hakları konusunda etkilemiştir. Hitit tabletleri arasında Atların nasıl yetiştirileceğine dair bir Hurri kitabı bulunmuştur. Hurrilerin en büyük etkilerinden biri Mezepotamya kültürleri ile Anadolu Kültürleri arasında bir köprü görevi üstlenmiştir. Sümer-Asur kültürünün yayılmasında büyük etkileri olmuştur. Eski çivi yazısı Hurriler üzerinden Hititlere geçmiş ve onlarda kendilerine adapte etmişlerdir.

Hurriler üzerinde daha fazla araştırma yapılması gereken bir kültürdür. Bu kadar gelişmiş bir kültürleri olmasına rağmen ne yazık ki elimizde yazılı fazla kaynakları bulunmamaktadır. Merak edenler için makaleleri de ekliyorum.



29 Eylül 2015 Salı

Türk Halk Tefekküründe Kurt




Serinin üçüncü kitabı olan Türk Mitolojisinde Kurt hakkında az da olsa bir şeyler yazmıştım bu ay içinde. Mitolojiden sonra halk inançları okumak benim pek ilgimi çekmedi gerçekten bundan dolayı uzun bir yazı yazmadım bu konu ile ilgili. Bu yazıda kurt'un Türk Mitolojisindeki yeri hakkında biraz daha etraflı yer vererek bunu telafi etmeye çalışacağım.

Türk Mitolojisi Türk tarihi gibi çok derin ve geçmişi olan bir konu. Kültür yıllar içinde kendini geliştirmiş. Bundan dolayı Türk Mitolojisinde geçen her şeyin bir manası bulunmakta. İnsanlar bu Mitolojileri oluştururken gecelik anlatılacak hikayeler olarak değil, evreni,dünyayı, doğayı algılama biçimlerini oluşturmuşlar. 

Bu bakımdan kurt motifi Türk Mitolojisi içinde bir çok yerde geçmekte ve önemli mitolojilerin ve destanların içinde bulunmaktadır. Türeyiş destanında rakip bir boy tarafından yok edilen bir boydan tek kalan kolları ve bacakları kesilmiş bir çocuğun bir dişi kurt tarafından büyütülmesi vardır. Dişi kurt çocuğu besler, yaralarını iyileştirir ve en sonunda ondan hamile kalır. Böylelikle bu Türk boyu bu kurt ve sağ kalan çocuktan meydana gelmiştir. Menşeyi mitleri genele olarak bir hayvandan, ağaçtan, dağdan meydana gelme olayı çok görülür. Bunların hepsinin bir manası vardır. Bir hakanın üç kızının bir kulede uygun eşi beklerken kocamış bir kurdun çıkagelmesiyle küçük kızın bu kurtla evlenmesi de bir meşeyi mitidir. Cengiz-Han'ın doğumunu anlatan bir efsanede bir gece annesinin çadırına gökmavisi bir ışığın girdiğini ve annesinin karnına girip kurt-köpek olarak çıktığı anlatılır. En büyük destanlarımızdan bir tanesi olan Ergenokon Destanında düşmanın saldırısından sağ kalmış bir kaç kişi yada bir grup Ergenekon adında dağların arasında bir mekana sığınırlar. Yıllar geçtikçe burada boy yeniden gelişir ve artık buraya sığmaz olurlar. Bundan dolayı artık atalarından kalan hatıralar ile öz yurtlarına gitmek isterler ve bir demircinin yardımı ile dağı eriterek buradan çıkarlar. Dağı erittiklerinde ilk dışarıya çıkıp yol gösteren bir kurttur. Mitolojinin etkisi insanların algısından kaçabilmektedir. Bundan dolayı bunun ne kadar önemli olduğunu anlamamakta ve ona değer vermiyorlar. Oğuz Türkleri için bir mitolojinin en büyük etkisi Oğuz Destanında görülmektedir. Oğuz Destanı Türklerin boy teşkilatlarının nasıl ortaya çıktığını, devlet düzneini, yapısını anlatır. Bunun etkileri tarihte ve şuan bile gözükür ki Oğuzlar boy yapıları ve devlet düzenleri ile göstermiştir. Mitolojiye gelirsek Oğuz Kağan Destanında, Oğuz efsanevi şekilde doğar büyür ve kahramanlıklar gösterir. Bir gün sefer çıktığında, çadırının içine gökyeleli bir kurt girer ve kendisine seferi sırasında yol göstereceğini söyler. Bu şekilde Oğuz kurdu takip eder, yeni yerler fetheder, kurt ne zaman ortadan yok olsa ordugahını oraya kurar. Ne zaman kurt ortaya çıksa sefere tekrar devam eder. Böylelikle dünyayı fethetmiş olur. 

Görüldüğü gibi kurt ana destanlarda önemli bir rol oynamaktadır. Peki kurdun manası nedir. İlk olarak isminin neden kurt olduğu üzerine duralım. Aslında Türkler kurda Börü derler. Gökbörü de bu efsanler de görülen gök yeleli kurdun ismidir. Türk Mitolojisinde ve inanışında Börü ismi o kadar çok tabulaşmıştır ki ismini kullanmak yerine onu yine çağrıştıran bir isim verilmiştir. İnanışta Börü kutsal bir varlıktır ve ona büyük saygı duyulmaktadır. Bundan dolayı isminin her zaman anılması istenmez. Zaman içinde Börü unutulmuş ve kurt olarak isim kalmıştır. Ama ismin aslı Börü'dür.

Türk Mitolojisinde ve İnanışında Börü(kurt) GökTengri'nin yer yüzündeki simgesidir. Bazen kutsal bir ruh, bazen büyük dağların ruhu, bazende Ata ruhu olduğu görülmüş. Yukarıda anlattığım destanlara ve mitlere baktığınız neden hep önemli bir yerde olduğunu daha iyi anlayabilirsiniz. Türkler kendilerini GökTengri'nin yer yüzündeki elçileri, hizmetkarları, onun ordusu gibi görürlerdi. Bu tefekkür içersin de menşeyi mitolojisinde olsun, Oğuz Kağan, Ergenekon ve diğer mitoloji, destanlarda olsun GökTengri'den geldiklerini, GökTengri'nin yaptığı işlerde onlara yol gösterdiğine inanmışlardır. Kağan olan kişi zaten GökTengri'den Kut almış kişi olarak inanılırdı. Böylelikle Türk Milletine GökTengri izni ile hükmetme yetisi verilmişti. GökTengri inancını ileride daha detaylı araştıracağım için aradaki bağlantı daha iyi anlaşılacaktır. Kurt motifinin mitolojide ve destanlarda gözükmesi bu nedenden dolayı çok önemlidir.

Halk inançları içersin kurt önemini sürdürtmüştür. Savaşlarda, hastalıkta, isim vermede, inaçt gibi bir çok konuda kurt önemlidir. Kurdun; kanı, postu, dişi, kılı, patisi, kemiği, kafası gibi bir çoğu inanışta yer edinmiştir. Bundan dolayı bir kurt kültü ortaya çıkmıştır. Buda mitolojinin halk içersindeki etkisi ve kalıntılarıdır.

Kitap hakkında fazla bilgi vermedim. Yazı daha çok bir makale niteliğinde yada bir özet gibi oldu Türk Mitolojisinde ki kurt üzerine. Kitapta Türk Mitolojisinde ve inançlarında kurt motifi üzerinde makaleler bulunmakta. Halk inançları için bir katkı verse de Türk Mitolojisi olarak bir artı olarak göremedim ben. Bunun sebebi yine temel kitapları ilk okuduğum için. Sadece bu konuyu merak edenler bu kitabı alabilirler. Geniş olmasa da genel bir fikir sahibi olmuş olurlar.  

18 Eylül 2015 Cuma

Yeni Atlantis



Utopya ve karşıtı olan distopya kavramı günümüzde popüler kitaplarda ve onun yansıması olan sinemada artık çok karşımıza çıkmakta. İnsanlar bu kitapları severek okurken acaba arkasındaki gerçek felsefeyi hiç düşündüler mi? 

Yüzyıllar önce insanoğlu mükemmel dünyanın düşünü kurmaya başladı. Uyuşmazlıkların, açlığın ve mutsuzlukların olmadığı bir dünya. 1516 Yılında Thomas More ilk defa böyle bir dünya yaratarak ismine Utopya dedi. Böylelikle insanlığın kendi özlemini duyduğu mükemmel dünya tasfirine bir isim verilmiş oldu. Bu sözcüğün geldiği yer aslında Yunanca da bulunan "ou-topos" yani olmayan yer, hiç bir yer manasına geliyordu. Fakat burada Thomas More bir kelime oyunu yaparak "eu-topos" güzel yer kelimesini kullanarak yeni bir kelime ile ona anlam vermiş oldu. Tabi Thomas More'dan çok öneceleri ideal devleti ve toplumu düşünenler olmuştu. Platon Devleti bu ideal toplumun ve devletin nasıl olması gerektiğini anlatıyordu.

Thomas More'dan sonra mükemmel toplum arayışı giderek artmaya başladı. Burada insanlar kendi hükümetlerini yada gördükleri yanlışları eleştirmek için yeni bir yol bulmuşlardı. Bu düşüncenin siyasi-felsefi yanı sıra edebiyatı da etkiledi. Böylelikle siyasi eleştirileri olmayan edebi Utopyalarda ortaya çıktı.

Bacon; iyi eğitim görmüş, kraliçeye yakın çevrede yetişmiş ve devletin üst kademelerinde görev almış bir kişi. Fakat kendisinin devlet görevinde yaptığı hatalar, rüşvet almak gibi, devlet görevinden uzaklaştırılmasına neden olmuş. Kendi malikanesinde geçirdiği yıllar boyuncada çeşitli yazılar kaleme almış. Hayatının son dönemlerinde yazdığı bu ufak Utopya denemesi de bu tür içinde yerini almış oldu.

Kitabı anlatmayacağım çünkü çok kısa, burada Bacon'un Thomas More'dan fazlaca etkilendiğini belirtelim. Fakat kendisinin yazdığı bu Utopya siyasi bir eleştiri içermiyor. Anlatımı çok akıcı değil, kendisinin kurduğu bu dünyada bilim ve din ilişkisini öne çıkarmış bana göre. Geri kalan klasik Utopyalara benziyor. Çok etkileyici bir eser değil diğer Utopyalara göre ama literatürde okunması gereken bir eser.

Günümüzde Utopya bana göre ikiye ayrılıyor.  Felsefi bir yapısı olanlar ve popüler kültürün getirdiği romanlar. Utopya düşüncesi ne kadar insana güzel gelse de aslında hiç bir zaman ulaşamayacağı bir ortam insanoğlunun. Bunun yanında aslında kendi içinde çok sert ve acımazsız gözüken kuralları da bulundurabiliyor. Karşıtı olan Distopya fikri kadar baskıcı olmasa da bazı kuralları serttir. İnsanoğlunun yapısı her ikisine de uymayacaktır. Bu türü okuyacakların ilk önce bu temel kitapları okumasını daha sonra romanlara geçmesini tavsiye ederim.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...