Eski Çağ Uygarlıkları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eski Çağ Uygarlıkları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2021 Pazartesi

Türk Tarih Okuması - Yol Haritası

 

Uzun zamandır aklımda olan bir planı artık yazıya dökme vakti geldiğini düşünüyorum. Türk tarihini sistemli olarak okumaya karar verdiğimde ilk olarak Türklerin Mitolojisini okumak istedim. Bundan dolayı yayınlanmış kitapların bir çoğunu okudum. Okumadığım eserlerde mevcut, bazı eserleri ise vakit bulamadığım için okuyamadım. Bazılarını da sahaflarda bulamadım. Temel olarak aklımda Türk mitolojisi ile ilgili konuları yerleşti. Dilim döndükçe de size aktarmaya çalıştım. 

Türk mitolojisini okuduktan sonraki ikinci adım benim için Türklerin eski diniydi. Mitoloji ile karışmış bir halde olan bu konu yeterli kaynağın olmamasından dolayı da tam netliğini kazanmıyor. Bunun  yanında Şamanizm konusu da bu başlık içinde incelemeye çalıştım. Genel kanı Türklerin eski dininin şamanizm olduğu yönünde olsa da bunun doğru olmadığını anladım. Eski Türk dini konusu da mitolojik ve şamanizm baskısından ötürü araştırması zor konu. Kaynaklarında yeterli olmaması bizi zora sokuyor. Bu konu hakkında da okumadığım eksik kitaplar mevcut. Zaman geçtikçe bunlarda okuyup size aktarmayı düşünüyorum. Şamanizm konusunda ise diğer yazılarımda belirttiğim gibi bölgesel inançlar ve uygulamaları farklılıklar gösterdiği için bu tür eserleri es geçtim. 

Burada birde Türk dili konusu var. Türk dilini tarihsel sürecini araştırmak istiyorum. Fakat aklında ki yapı biraz farklı. Belki yüzeysel olabilir. Çünkü harf değişimleri, geçişler benimde ilgilimi çekmiyor. Başlangıcı ve tarih içersin de aldığı yol daha ilgi çekici. Bu konu hakkında ki kitapları da ileride okumaya çalışacağım.


Türk tarihini okumaya  başladığımda  ilk olarak Sümer  ve  Anadolu medeniyetlerinden başlamak  istedim. Atatürk'ün  düşüncesinden yola  çıkarak bu medeniyetleri okudum. Mezopotamya ve  Tunç çağı Anadolu medeniyetleri artık bu  dönemi de bu sene kapadım. Demir çağı medeniyetleri ile devam edeceğim. Bu dönem Türk Tarihi dönemleri ile kesişeceği için bu dönemleri okurken devam etme düşüncesindeyim.

Bunlardan öncede MU Teorisi  hakkında esas eserleri ve yan eserleri okudum. Bunlar tarihsel  olarak aklında bir çizgi oluşmasını sağladı. Mu kıtası teorisi şuan için benimde inanmadığım bir teori. Atatürk'ün sağlık durumu iyi olsaydı eminin kendisi de daha sonra bu teoriden vazgeçerdi. Bu araştıra da mu kıtası olmada bazı olaylar gerçek ve bazılarının üzerindeki sır perdesi hala kalkmadı bence. Eski çağ medeniyetlerinden Mısır kaldı sadece değinmediğim. Aslında Türklük ile alakalı olmasa da biraz olsun Mu Kıtası Teorisinde geçiyor. Benimde merak ettiğim bazı hususlar var. Yeterli kaynak ve zaman bulursam değineceğim.

Bu kadar uzun bir girişten sonra  Türk Tarihi konularına başlayabileceğim. Tabi merakım konular içinde beni farklı yerlere sürükleyebiliyor zaman içinde. Okuma maratonlarının bu başlıklara göre düzenlemeyi düşünüyorum. Türk tarihi çok geniş bir mesele. Uzun soluklu bir okuma maratonu olacak. Türk tarihine başlamışken  aklımda farklı fikirlerde  mevcut.  Fakat  zaman sıkıntısı çektiğim için ne zaman hayata  geçirebilirim bilmiyorum. Şuan için okuma maratonumun  yol haritası aşağıdaki şekilde olacak.



31 Ocak 2021 Pazar

Tunç Çağının Sonu



 Tunç çağının MÖ 1200'lerde büyük bir yıkım ile son bulmasını daha önce size Deniz Kavimleri kitabı  ile anlatmıştım.  Genel kanı kimliği  belirli olmayan,  denizden gelen deniz kavimleri  diye adlandırılan bir göç dalgasının, Tunç çağı devletlerini yok ettiği ve aralarında sadece Mısır imparatorluğunun ayakta kaldığıdır. Bu kitapta Robert Drews Tunç çağının sonlanması hakkında diğer tezlerin aksine bir fikir  öne sürmekte. 

MÖ 1200 yılında gerçekleşen büyük  yıkımdan sonra MÖ 1000'lere kadar tarih karanlık olarak geçti ve yeni toplulukların çıkması zaman aldı. Yıkımın büyüklüğü aşağıdaki haritada daha net anlaşılmakta. 



Yazar başlıklar altında, deniz kavimlerinin meydana getirdiği bu yıkım konusunda daha önce ki tezleri ve kanıtları sıralayarak çürütmeye çalışmakta. Bu tezler hakkında ki düşüncelerini şu şekilde sıralamakta;

- Depremler (doğal afetler) Yunanistan'dan başlayıp, Anadolu, Kıbrıs, Mısır ve Orta Doğuyu etkileyen bir depremin bir anda olamayacağını, bu olaya ilişkin bir kanıtında bulunmadığını, bölgesel olarak meydana gelen doğal afetlerin olduğu ama bu kadar büyük çaplı bir felakete dair bir iz olmadığını belirtmekte.

- Yazar, göç tezine karşın o devirde bu kadar büyük çaplı bir göçün olmadığı, çeşitli araştırmacıların öne attığı Dorların göçünün ve Friglerin Anadolu'ya gelmesinin deniz kavimleri olamayacağını belirtiyor. O dönemde tek göç hareketini, Filistinlilerin Lidya'dan Mısır'a gerçekleştirdiğini, bunu da III. Ramses'in durdurduğunu belirtmekte.

- Sistem çökmesi üzerine incelediği görüşlerde bu tezin mümkün olmadığını, bunun sebebinin ise bu kadar büyük çaplı bir çökmenin olamayacağını savunuyordu. Kuraklığın ve deniz ticaretinin sekteye uğramasının, Tunç Çağı krallıklarının kendi zayıf noktaları olsa bile sistem çökmesinin bölgesel görülebileceğini söylemekte.

- Deniz kavimlerinin karma yağmacılardan oluştuğu tezi de, bazı parçaları uysa da genel olarak oturmadığını belirtmekte. 

Tunç  çağı savaş teknolojisini atlı arabalar oluşturmaktaydı. Bu teknolojinin ortaya çıkışı MÖ 3000 başlarında  Mezopotamya'daydı. Fakat bu araçlar ağır ve öküzler tarafından çekiliyordu.  Atların çektiği, daha hafif, ısıyla bükülmüş tekerlekli, eskisinden daha hafif arabaların ilk kullanımı MÖ 19. yüzyılın erken dönemlerinde başladı. Atların çektiği bu arabalar hızlı ulaşım, eğlence ve saltanat gösterisi için kullanılıyordu. MÖ 17. yy da savaş arabası olarak gelişerek, askeri savaş taktiklerini değiştirdi. Bu teknolojik gelişme ile büyük devletlerin orduları savaş arabalarından meydana geliyordu. Krallar o dönem savaş arabalarının çokluğundan ve iyi kullandıklarından gurur duyarlardı. Bu devletlerin kayıtlarında savaş arabaları için nelerin gerektiği ve yedeklendiği belirtilir. Savaş arabaları üç kişi yada iki kişiden oluşabiliyordu. Sürücü, okçu ve kalkan tutan veya kargı sallayan şeklinde. Yazar, okçuların hareketli araçlardan ok attıklarını düşünmekte. Bu dönemde kompozit yaylar kullanılmaktaydı. Fakat nasıl bir yay kullanıldığı belirli değildi. Genel orduyu savaş arabaları oluştursa da kral muhafızları ve piyade avcı birlikleri de bulunmaktaydı. Yazar, bu devirde süvari birliklerinin olmadığını kitap içinde belirtse de ön yazıda bu konuda hatalı olduğunu, o döneme ait yeni belgelerde süvari savaşçılarının var olduğunu öğrendiğini söylemekte. Bunlar büyük ihtimal  o dönemde yaşayan İskitlerdir. Piyade birlikleri tunç çağı orduları içinde  destek birliği olarak kullanılmış.  Savaş arabalarının gidemediği yerlere gitmek ve savaş esnasında düşman kuvvetlerini kanatlardan sarmak için kullanılıyordu. Bu dönemde piyadeler yanaşık düzende hareket etmiyorlardı. MÖ 1200'den sonra deniz kavimlerinin oluşturduğu felaket  sonrası savaş arabaları  artık ortadan kalkıyor, büyük savaş arabası ordusunu  besleyecek güçte krallar  kalmıyor, bunun yerine piyadeler ön plana çıkıyordu.

Yazarın ana fikri o dönemde askeri taktiklerin ve savaş teknolojisinin  değişmesi sonucunda bu kadar etkili yıkımların meydana geldiği yönünde. O dönemde kullanılan zırhlar, kalkanlar, oklar ve mızraklar konusunda fazla bir değişiklik olmamıştır. Değişen teçhizatlar savaş gidişatını  değiştirecek  nitelikte değildi. MÖ 13. ve 12 yy da 35  cm'lik kısa olan saplama silahları bıçaklar ve hançerler, 35-50  cm uzunluğunda kama, 50-70 cm uzunluğunda kısa kılıç  ve 70 cm uzunluğa varan kılıçlar bulunmuştur. MÖ 1200 tarihine kadar savaş teçhizatı olarak kılıç kullanımı pek yaygın değildi. Farklı bölgelerde  örnekleri bulunsa da savaşta aktif şekilde kullanılmıyordu. Bulunan bu kılıçlar tunçtan yapılmaydı. O dönem kılıç yapımının iki yöntemi bulunuyor. Bunlardan biri metali döverek işleme, bir diğeri ise dökme  yöntemi ile şekillendirmedir. MÖ 1200 öncesinde Ege, İç Anadolu, Mezopotamya ve Mısırda savaş sırasında kullanılan kılıçlar mevcut değildi. Deniz Kavimlerinin akını ile kendine has yapısıyla  kılıç teknolojisi Doğu Avrupa'dan  Mezopotamya içlerine kadar yayıldı. Bu kılıçlar artık demirdendi. 

Yazar deniz kavimlerinin bu kadar etkili olmalarının nedenini askeri savaş taktiklerinin değişmesi, kılıçların savaşlarda kullanılması ve metal işleme teknolojisinin (demir işleme) gelişmesi ile birlikte Tunç çağı imparatorluklarının  bu teknoloji ve taktiksel değişimden dolayı tutunamadıklarını düşünmektedir. Tunç çağının sonlanması ve  deniz kavimlerini merak edenlere bu kitabı okumalarını tavsiye ederim.




29 Ekim 2019 Salı

Deniz Kavimleri





MÖ 1200'lerde Anadolu da bulunan büyük Hitit İmparatorluğu, Mısır da bulunan büyük bir imparatorluk, Ege karasında bulunan Miken imparatorluğu ve Anadoludan Mezopotamya'ya doğru yayılmış irili ufaklı devletler. Bu devletler MÖ 1200'ler de büyük bir yıkılışa doğru gitmeye başladılar. Sonunda da yıkılarak tarih sahnesinden silindirler. Bu yıkılışın nedeni batıdan başlayan Deniz Kavimleri adı verilen topluluğun doğuya doğru göçünden dolayıdır. Büyük bir yıkım getiren getiren deniz kavimleri kim oldukları kesin olarak bilinmemekte. Bu kitapta bir devri sonlandıran deniz kavimlerinin kim olduklarını araştırmakta. 

Deniz kavimleri etkisi başlamadan önce bilinen dünyada üç güçlü devlet vardı. Bunları ikisine araştırmalarımda değinmiştim; Hitiler ve Mikenler. Diğer güçlü devlet ise kendini diğer devletlerin güneyinde ve uzağında, nil nehrinin verimli topraklarında ve dönemin iyi maden yataklarına sahipti. Bu üç büyük imparatorluk dolaylı ve direk olarak çeşitli zamanlarda bir biri ile temasa geçmiş. Mikenler, Minos uygarlığının çökmesiyle onların deniz ticaretini ve kolonilerini ele geçirerek Yunan karası, Akdeniz ve Ege adaları, Kıbrıs, Batı Anadolu, Mısır ve yukarı Mezopotamya'ya kadar geniş bir ticaret ağı oluşturdular. Troya şehrine saldırarak bu geniş ticaret ağını genişletmek istediler. Burada dolaylı olarak Hitit ve Anadolu da bulunan diğer kavimlerle etkileşime girdiler. Anadolu topraklarında ticaret vasıtası ile bir çok ilişkileri olsa da ilk defa savaş nedeniyle bu topraklara geldiler. Hitit imparatorluğu o dönemde büyük güce sahipti ve topraklarını gün geçtikçe büyüterek Kadeş de Mısırlılar ile savaşmaya kadar geldi. Dönem dönem Anadolu içerisinde bölge devletleri ile sorunlar yaşasa da onları zaman içinde kontrolü altına aldı. 

Mısır imparatorluğu kendi çağdaşı diğer imparatorluklar gibi sürekli mücadele ile geçen bir hayatları yoktu. Libya tarafından gelen akınlar olsa da kendi devletlerini sürekli taciz edecek güçlü komşulara sahip değildi. Nil'in oluşturduğu verimli deltaları kullanarak, madenleri işleyerek ve ticareti geliştirerek geniş bir imparatorluk kurdular. Suriye'ye kadar genişleyerek Kadeş'te Hitiler ile savaşa kadar geldiler.

Bu üç devletin güçlerinin en doruk noktasında oldukları MÖ 1200 civarında meydana gelen çeşitli olaylar sebebiyle iki tanesi yıkıldı. Mısır ise yıkılmaktan kendini zor kurtardı. Bu tarihlerde başlayan kuraklıklar Hitit devletini yiyecek tahıl dahi bulamayacak konuma getirdi. Mısır'dan tahıl talebinde bulundular. Hitit devleti bu durumda iken üç tarafından çeşitli saldırılara karşı gelmekteydi. Mısır iklim değişikliğinin etkisini nil nehri sayesinde daha hafif atlatmıştı. Anadolu da tahıl stokları azalırken Mısır tahıl ambalarlarını doldurmaktaydı. Bunu bilen Libya kabileleri açlığın gösterdiği etki ile sürekli Mısır sınırlarına saldırmaktaydı. Aynı durum Avrupa kabileleri içinde geçerli olduğu söylenmekte. Bu sebeple Avrupa kabileleri Miken topraklarına saldırmaya başladılar.

Deniz kavimlerinin bu dönemde ortaya çıkarak öyle şiddetli bir şekilde etkisini göstermiş ki çığ gibi büyüyüp etkisini Mısır'a kadar ulaştı. Miken ticaret kolonileri Mısır, Kıbrıs, Suriye kadar etkilerini gösterdi. O dönemde bu topraklarda bulunmayan bir kremik çeşidi ile bu göç yolunu takip edilebiliyor. MÖ 1200'de batıda başlayan farklı kremik türlerinin doğuya doğru takip ederek deniz kavimlerinin göç yolu ortaya çıkıyor. Aynı göç rotasında o bölgelerde yaşayanlardan farklı bir gömme geleneğinin de çıktığı gözlemleniyor. Bu kanıtlara göç yolunda bulunan şehirlerin yakılma ve yıkılma kalıntıları da eklenince ortaya büyük bir göç dalgası çıkıyor. Deniz kavimlerinin kim olduğu konusu tartışmalı bir konu. Batı Avrupa da başlayan kavimlerin Miken impratorluğunu yıkarak Anadolu ortalarına kadar gelmeleri, Anadolu da bulunan kavimlerin Mısır'a kadar karadan zorla göç etmelerine neden olmuş. Bunun yanında bir çok yere deniz yolu ile ulaşarak bu etkinin büyümesini sağlamışlar. Bazı kavimlerin isimler yazıtlarda ve arkeolojik kaynaklarda geçte. Yazarın görüşüne  göre deniz kavimleri Anadolundan gelmekte. Fakat karma yapıda oldukları gözüküyor.  Sonunda bu göç hareketi bir dönemin kapanmasına vesile oluyor. 

Daha önce size kitaplar ile anlattığım bu imparatorlukları ve deniz kavimlerini yazar arkeolojik araştırmalar ve o dönemden kalma yazılı kaynakları ile anlatıyor. Bazı yerlerde yazar tekrara düşmekte. Konu hakkında fazla bilgi olmaması nedeniyle bu durumun meydana geldiğini düşünüyorum. Bir dönemin kapanmasına neden olan bu olayı merak edenler için bu kitabı okumalarını tavsiye ederim.

23 Eylül 2018 Pazar

Homeros'un Dünyası



Troya savaşında olanların bir tarih araştırması olarak kitaplarda araştırmaya çalıştım. Buna başlarken ilk olarak İlyada okumak istemiştim. Ama orada da size bahsettiğim destanın değiştirilmesi husus neticesinde vazgeçtim. Tarih olarak Troya savaşı doğu batı arasında gerçekleşen ilk savaş olabilir. Bunun gerçekleşmesinin de diğer kitaplarda bahsettiğim gibi sadece bir kadın için olduğu da mümkün gözükmüyor. Troyalılar hakkında daha bir çok araştırma ve kitap çıkacaktır. Şimdiki çıkanlarla elimizde bulunan veriler bu efsanevi şehrin bir çok katmanı olup, bir çok kültürden insanın bu katmanlar içinde bu şehri yükselttiğidir.

Bu kitap da benim aradığım daha çok destanın tarihsel yolcuğunu okumaktı. Bunun için almıştım ama yazar ilyada ve odysseia destanı destanlarında ki unsurlar üzerine araştırma yazısı yazmış daha çok. Destanda geçen kişiler olaylar ve destan içeriği hakkında bize uzun uzun bilgiler veriyor. Burada yunan panteonu, onun destana etkisi, destandaki kişiler olaylar zinciri, iki büyük savaşçı ve etrafındaki bir çok konuya değiniyor. Bunun yanında ilyada ve odysseia destanları arasında ki farkları  da anlatmakta.

İlyada destanını yazan bir Homeros'un ve destana bir çok eklemeler yapan başka Homeroslar da olabileceğini, bunun diğer araştırmalar tarafından da söylendiğini belirtiliyor. Zaman içinde İlyada'nın bazı mısraların çıkarılıp, bazılarının da sonradan eklenmiş. Odysseia  destanı ile karşılaştırıldığında aslında devamı olarak gözükse de bu destanın başka biri tarafından yazıldığını, bunu desteklemek içinde metin yapısı ve zamanında kullanılan yazım dilini farklı olduğunu örnek gösteriliyor. Odysseia destanını hatta bazı araştırmacılar tarafından kadın bir yazar tarafından yazıldığını fakat pek üzerinde durulmayacak bir sav olduğunu belirtiliyor.

Kitap Homeros'un yarattığı ve sonradan gerçek olarak ortaya çıkan bir olayın incelemesi. Akademik havada fakat sıkmadan bir anlatım sunuyor bize. Eğer ki İlyada ve Odysseia destanı destanına ilginiz varsa bu destanı okuduktan sonra bu kitaba da göz atabilirsiniz.

22 Temmuz 2018 Pazar

Hitit Savaşçıları




MÖ 1650'lerde Anadolu'nun şekillenmesinde ve Suriye'den Mısır'a kadar olan topraklarda hakimiyet mücadelesine girmiş bir devlet Hititler. Kuzeyinde sürekli sorun yaşadığı Kaşkalar, batısında irili ufaklı devletleri, güneyinde kendisine her fırsatta isyan eden mitanni devleti ve Akdeniz'in güneyinde kendisi kadar güçlü bir Mısır devleti bulunuyordu. Bu dönemde Hitilerin ayakta kalması ve bulunduğu bölgeye hakim olması kurduğu devlet sisteminin yanında askeri olarak geliştirdikleri teknolojiye de bağlı. Burada tanıttığım Hitit Çağında Anadolu ve okuduğum diğer kitaplarda Hitit devletinin kendi tarihini, devlet, askeri sisteminin nasıl olduğunu, sosyolojik yapısını, kralların yapmış olduğu mücadelelere değinmiştik. Bu mücadeleler sırasında yaptıkları seferleri, askeri sisteminin nasıl şekillendiğini ne tür teçhizat kullandıklarını ve ne tür birlikler olduğuna çok fazla değinilmemişti.

Osprey başlığı altında çıkarılan bu seri Türkiye de çok az bulunan bir kitap çeşidini okuyucuya sunmakta. Yurt dışında çeşitli konularda bu tür ilistirasyonlu ve bilgi veren kitaplar çokça bulunmakta. Bizde de yayınlanmaya başlaması güzel bir adım. Kitap Trevor Bryce'un Hititler hakkında yaptığı çalışmalardan konuyu anlatarak, hemde ilistirasayonlar ve resimler ile göstererek o dönemde anlatılanların nasıl olduğunu kafanızda canlanmasını sağlıyor. 

Bazı kaynaklarda Hititlerin askeri olarak güçlü olmasının sebebinin tunçtan yapılan silahların yerine demirden silahlara geçtiğini söylüyorlar. Burada yazar bunun gerçekçi olmadığını çelikten silahlar yapılsa da o dönemde meteorlardan gelen demir cevherinden bu silahların yapıldığını ve yeteri kadar güçlü olmadığını, kırılgan olduğunu belirtiyor. Hitilerin güçlü olmalarının nedeni yine o dönemde geliştirdikleri savaş teknolojisine bağlı. Hitit çağında yeni yeni ortaya çıkan savaş arabalarını Hititler geliştirerek ve kendi birliklerini buna adapte ederek büyük bir başarı kazanmışlar. Savaş arabası birlikleri kurmuşlar. Bu birliklerde savaş arabalarını çeken atların bir arada hareket etmeleri için talim yapmışlar, savaş arabalarını süren sürücüleri eğitmişler, savaş arabasında bulunan askeri ok ve uzun kargılar kullanmakta ustalaşmasını sağladılar. Bunun yanında yaya askerlerin eğitimine ve kullandıkları silahların gelişmesine önem gösterdiler. Bu sayede dönemin savaş teknolojisi olarak çevredeki devletlerden öne geçtiler. Askeri düzeni iyi kullanıp şehirlerin savunmasın da önem gösterdiler. Kuzeyden sürekli bir saldırı altında olmaları, çevresindeki devletlerin vasalları halline getirmelerine rağmen sürekli isyanlar ve saldırılarla uğraşıyorlardı.  Bunun için şehir dışına gözetleme kuleleri yerleştirdiler. Şehir güvenliği için akşamları şehir kapılarını mühürleyip, 24 saat işleyen bir devriye, nöbet sistemi kurdular. Kale kuşatmalarında çeşitli taktikler geliştirerek zamanın kalelerini ele geçirdiler. Bunların bir tanesi orta çağda bile kullanılmaya devam edilen yer altından tünel kazmaktı. Savaşa giderken sevk iadesini iyi şekilde düzenlerlerdi. Kendi toprakları içinde çeşitli depolar kurarak sevk esnasında ordunun buralara uğrayarak gerekli malların temini sağlanırdı. Anadolu'nun coğrafi yapısına karşı geliştirdikleri ayakkabılar ile uzun mesafeleri aşmayı sağladılar. Bu ayakkabı şekli kültür olarak halen Anadolu da yaşamaktadır. Daha önce Hurriler de at yetiştiriciliği üzerine yazılmış bir kitap olduğundan bahsetmiştim. O dönemde süvari birlikleri olmasa da savaş atlarının yetiştirilmesi ve eğitimine büyük önem gösterdiler.

Burada saydığım ve kitapta geçen bir çok gelişme ve taktik ile Hititler bu zorlu topraklarda ayakta kalmayı başardılar. Diğer kitaplarda askeri yapının, teknolojinin ve kullandıkları taktiklerin üzerinde değinilmediği için Türkçe kaynak olarak bu kitabı tek yapıyor. Bu konuları merak edenlere tavsiye ederim. 

12 Mayıs 2018 Cumartesi

Troya ve Troyalılar




Hector'un Öcünü Aldım
Mustafa Kemal Atatürk

Bir önceki Troya kitabında artık Troyalıların Türk mü olup olmadıklarının inceleyeceğimizi söylemiştim.

Troya savaşı şimdiye kadar karanlıkta kalan sadece daha önce bahsettiğim ilyada Destanı ile efsaneleşen ve daha sonra H.Shiman ile gerçek olduğu ortaya çıkan bir yer. Şimdiye kadar dünyada bunun üzerine bir çok araştırma yapılmış olsa da Türkiye de buraya olan ilginin az olması şuan ki duruma göre şaşırtıcı değil. Diğer okuduğum kitaplarda Troya'nın arkeolojik incelemsinden, destan incelemesine ve savaşın anlatımına kadar olan bir kaç kitabı size tanıtmıştım. Bu kitapta ise Fatih Sultan Mehmet'in ve Mustafa Kemal Atatürk'ün neden Hektor üzerinden Troya'ya atıfta bulunması gösterdiklerini araştırması için bu kitaba başladım. Bu iki büyük insanın bulundukları coğrafyada ki çok eski ve tarihin bilinmeyen sayfalarında kalmış bir şehrine ve kahramanına yaptıkları atıf. Troyalıların acaba Türk mü olduğunu sorusunu insanların akıllarına getirmiş. 

Daha önce Hititler Türk müydü sorusuna da aynı şekilde Hititleri okurken yanıt aramaya çalışmıştım. Sedat Alp'in yazdığı Hitit Güneşi kitabına atıfta bulunarak anlatmıştım. Şuanda yapılan araştırmalara göre Hititler'in ırk olarak Türklerle bir bağlantısı yok. Yaşanan coğrafya ve bu coğrafyada oluşan Hitit kültürünün kültürel mirasçıları olarak bir ilişkimiz mevcut. Aynı şekilde Troya kültürünün mirasçısı da biz oluyoruz. Bundan dolayı kültürün devam eden unsurları bizim kültürümüz ile birleşerek devam ediyor. Bu iki büyük Türk liderinin Troya'ya atıfta bulunması bu topraklarda yaşamış olan kültürlerin mirasçıları olduklarının bilincinde olmaları. Yaşadıkları topraklardaki tarihi bilmek, onu özümsemek ve onların yaşadığı tarihsel olguyu kendi durumu ile birleştiren iki liderde batıya karşı kazandıkları zaferden sonra Troya halkına atıfta bulunmuştur. Fatih Sultan Mehmet Troyalıların öcünü aldığını belirtirken, Atatürk ise Troyalaların kumandanı Hector'un öcünü aldığını söylemiştir. 

Kitap ilk olarak hangi kaynaklardan yararlanıldığı üzerinde durarak Hitit tabletlerinde geçen Troya isimini araştırmakta. Tabi Troya Hitit tabletlerin Viluşa olarak adlandırıldığı bilimsel araştırmalarla kanıtlanmış. Yazılı kaynaklar olarak İlyada destanı hakkında benimde size aktardığım bilgileri kitabın yazım ve oluşum tarihçesini de aktarıyor. En sonunda hem Miken hemde Troya üzerine yapılmış arkeolojik kanıtlar üzerine duruyor. Etrükslerin Troya ile bağlantısı ve nasıl ortaya çıktığı üzerine de değiniyor. İleride de bizde araştırmamızda değineceğiz Etrükslere. Avrupa tarihinin neden buraya dayandırmak üzerine de duruyor. Daha tarih yalanları üzerine durmadık ama bizde yapılan çarpıtma tarih aynı şekilde Avrupa da yapmakta.

Kitap Troyalıların Türk mü değil mi olduğu konusunu merak edenlere okumaları için önereceğim bir kitap. Bu kitabı okumadan önce biraz Troya üzerinde bilgi edindikten sonra okurlarsa daha iyi olacağı düşüncesindeyim.

30 Nisan 2017 Pazar

Göbekli Tepe



Daha önce size Göbekli Tepe hakkında K.Schmidt'in kitabını tanıtmıştım. Bu yıl da özellikle Alfa Yayınları tarafından bir çok kitap çıkmaya başladı. Bende daha yeni araştırmalar var diye kitabı hemen fuarda aldım. Fakat kitabı okumaya başladığımda Schmidt'in yazdığı kitaba nazaran bu kitap daha farklı bir bakış açısına sahip olduğunu gördüm. Kitapta yazar Göbekli Tepeyi çok farklı bir bakış açısı ile yorumlarken ortaya attığı teoriler çok havada kalıyor bana göre.

Yazarın ortaya attığı fikirlerin havada kalmasından dolayı benimde aklımda şüpheler oluşmaya başladı. Kitap okuyanlar beni anlayacaktır. Bazılarımız takıntılı olabiliyor illa kitabı bitirmek konusunda. Bazende bu tür bir araştırma kitabı okuyorsan diyorsun ki ileride belki dişe dokunur bir şeyler anlatacaktır. Okunacak onca kitap varken kötü kitapları sonuna kadar devam etmek doğru mu?
İlber Ortaylı iyi kitaba erişmek için kötülerinin atılabileceğini söylemişti. Bende daha okunacak onca kitap varken zaman harcamanın manası olmadığını düşünüp kitaba göz gezdirdim yarısından sonra. 

Kitap daha ilk sayfalarda bahsettiği şaman fikrinin nereden geldiğini bile anlamadım. Yazar bu konuda pek aydınlatıcı değil. Ortada yazılı bir kaynak olmadan bunca çıkarıma neye ve hangi karşılaştırmalara göre yapıyor belli değil. Sadece kabartmalardan ve dikili taşlardan oluşan bir yapı için çok fazla dayanaksız fikir var. Oysaki Göbekli Tepe hakkında güzel bir araştırma okumak isterdim. 

Kitaba biraz sabır gösterip ileri ki başlıklara baksam da bir türlü kitaba ısınamadım. Anlatış metodu, fikirleri sunuşu, gösterdiği örnekler ile bağlantısını bir türlü oturtamadım. Eski Çağ Medeniyetlerine ve Göbekli Tepe'ye merakım olasa da bu kitapta üzerine artı bir bilgi ekleyemedim.

Bunun yanında Göbekli Tepe de ki kazıların devam etmesi ileriye dönük olarak daha çok bilginin ortaya çıkacağı kanısındayım. Göbekli Tepe ilk ortaya çıktığında bölgede tek olduğu düşünülen kült yapılardı. Son yapılan arkeolojik kazılar Göbekli Tepenin yalnız olmadığını bize gösterdi. Çeşitli bölgelerde yapılan kazılarda T şeklinde dikili taşlara rastlandı. Buradan makaleye bakabilirsiniz. Bu kültürün geniş bir alana dağıldığının bir göstergesi. Göbekli Tepe üzerindeki sis perdesi kazılar yapıldıkça zaman içinde kalkacak. 

Kitap yukarıda bahsettiğim gibi pek hoşuma gitmedi. Bu nedenle ben önermeyeceğim. Merak edenler bakabilir. Sonrasında konuşabiliriz üzerine. 

18 Nisan 2017 Salı

Truva Savaşı



Troya Savaşı insanların uzun zaman ilyada da dinlediği ama gerçek olduğunu bilmedikleri bir hikaye. Ta ki yeri keşfedilene kadar. Bu vakitten sonra gerçekten Troya diye bir şehir olduğu ve burada bir savaşın meydana geldiğini anlaşıldı. Aslında daha öncede yazdığım gibi bir çok yıkım ve tekrardan yapılan 1000 yıllık bir şehir vardı. Şehri ilk yapanların kim oldukları belli değil. Ama zaman içinde kimlerin yerleştikleri hakkında bulunan arkeolojik kazılardan bir şeyler çıkartılabiliyor. Şehrin çeşitli katmanlarında yapılan araştırmalar neticesinde yazılı bir kaynak çıkmaması, bu şehrin ne tür aşamalardan geçtiği konusunda bize kısıtlı bilgiler vermekte. Halbuki o zaman ki etrafında bulunan diğer medeniyetlerde yazı aktif olarak kullanılsa da Troya da oturanların yazıyı kullandığına dair hiç bir ipucu bulunamadı.

Yazılı kaynakların eksikliğinden dolayı yazarda Troya etrafındaki medeniyetlerin Troya hakkında neler yazdığı üzerine durmuş. Hittiler, Mısırlıların hem diplomatik ilişkileri hemde savaş hakkında neler yazdığını aktarıyor. Hititler ile diplomatik ilişkilerin olması ve yazılı tabletlerin bulunmasına rağmen aynı şekilde diplomatik ilişkiler üzerine Troya da bir yazılı belgenin bulunmaması ilginç. Mikenlilerin kullandıkları şekilde sadece ekonomik notların yazıldığı bir yazı kalıntısı bile yok. Troya savaşı büyük çevresine büyük etkisi olsa da diğer devletler üzerine pek bir etkisi bulunmamış. Hititler ve diğer çevre devletlerden savaş için yardım alınsa da o devirde artık her devletin kendi sorunları vardı. Bundan dolayı yeteri kadar buraya yoğunlaşılmadığı düşünülüyor. Hititlerin büyük bir güç olmasına rağmen kendi bölgelerinde etrafında bulunan diğer komşuları ile olan sorunları buraya yoğunlaşmasını etkilemiş.

Kitapta Mikenlileri, Hititleri ve o dönem ki şartlara değinmiş yazar. Arkeolojik kazılardan çıkan bilgilerden yararlansa da ilyada'yı da kaynak olarak göstermesi uygun olmamış. Savaşın neden çıktığı üzerine de duruyor. Hikaye de olduğu gibi Helen'in kaçırılması değilde ekonomik nedenlerden dolayı Troya'ya saldırıldığını savunmakta. Çünkü Troya'nın bulunduğu yer hem ticaret hemde boğazdan geçen gemiler bakımdan bir sığınak olarak bulunmakta. Buda Troya'nın buradan geçen gemilerden vergi aldığı, gelen gemiler sayesinde bir liman şehrinin ekonomik faaliyetinin aktif olduğu bir yer olduğunu gösteriyor. Bunun nedenleri üzerine dururken hikayeden yola çıkarak ne kadarlık bir deniz gücü ile saldırıldığını tahmin etmeye çalışıyor yazar. Bunun üzerine çıkarmadan, kuşatmaya ve en sonunda da Troya'yı ele geçirilmesini canladırmaya çalışıyor. Savaş sırasında kullanılan savaş aletlerini de o dönemden kalan arkeolojik kalıntılardan çıkarmaya çalışmış. Genellikler vazolar üzerine yada duvarda bulunan resimler üzerinden bu yolu takip ediyor.

Konu üzerine fazla bir araştırma bizim dilimizde olmadığı için aslında okunabilir bir eser. Fakat okurken sorgulayarak ve diğer kitaplardan edinilen bilgilere karşılaştırılarak okumak en doğrusu. Yukarıda da bahsettiğim gibi yazılı kaynak olmaması insanları İlyada'ya çok kaymasına neden oluyor. Ama İlya'da yazısında da belirttiğim gibi bu eserin zaman içinde ki değişimi nedeniyle bir bilimsel kaynak olması mümkün gözükmüyor.

Bundan sonraki Troya ile ilgili okumalar Fatih Sultan Mehmet ve Mustafa Kemal Atatürk'ün bahsettiği gibi acaba Troya Türk müydü sorusuna cevap arayacağım.

28 Kasım 2016 Pazartesi

Mezopotamya



Mezopotamya eski medeniyetlere ve ilklere yurtluk yapmış bir yer. İlk medeniyetin ortaya çıkması, sistemli bir din, kültür oluşması, yazının keşfedilmesi ile önemli bir yer. Kitapta sıralı bir mezopotamya tarihi sunuyor bize. Çok derine inmeden Sümerlilerin yazıyı keşfetmelerini, Akadların ticaret kolonilerini, Babil yasalarını, Asur kütüphanelerinin önemini gibi bir çok önemli konuyu ufak ufak size veriyor. Kitabın birinci kısmında sümer zamanında islam zamanına kadar ki tarihsel süreci anlatmakta. İkinci kısımda ise mezopotamya da tarım, ekonomi, din, sanat, mimari gibi kültürel ve bir medeniyeti oluşturan  bileşenler üzerine bilgiler veriyor. 

Yazar Sümerlileri anlatırken onların doğudan gelmediklerini savunuyor. Fakat dillerinin batılılar gibi değilde doğulular gibi eklemi olmasını da bir şey diyemiyor. Yapılan araştırmalarda Sümer öncesi bu bölgede birileri var mı sorusu karanlıkta. Bundan dolayı mezopotamya da gelmiş, daha önce ekip biçilmemiş bir araziyi geniş su kanalları ile donatmış, şehirler kurmuş, yazıyı keşfetmiş ve sistemli bir inanç sisteminin olması yazarın dikkatini çektiği gibi, düzenli ve disiplinli bir kavmin eseri olduğunu gösteriyor. 

Mezopotamya ilklere imza atmasının yanı sıra çok hareketli bir tarihe de sahip. Burada imparatorluktan, şehir devletlerine bir çok devlet ve millet sırasıyla geçmiş. Sürekli bir hareketin olduğu topraklar. Bir çok devlet kurulmuş ve yıkılmış. Fakat her zaman kültürü sürdürmeyi başarmışlar. Sümerlilerin kurduğu yüksek kültür, bir sonraki gelen için ana kaynak olmuş. Sümer kültürünü bu zamana kadar taşımışlar. Halen Sümer kültüründe kalıntıları günümüzde yaşamaya devam etmekte. Sümerlileri bu bakımdan okumanızı tavsiye ederim.  

Mezopotamyayı merak edenlere giriş kitabı olarak okunacak bir eser. Alfa yayınları serinin devamını umarım getirir. Eski çağ medeniyetleri hakkında daha fazla kitap yayınlanır. Merak edenlere önerebileceğim bir eser.

26 Ekim 2015 Pazartesi

Miken Uygarlığı ve Ahhiyawa



Minos ve Miken Uygarlıklarını merak edip okumaya başlamıştım. Minos Uygarlığı ile ilgili Türkçe bulunan tek kaynağı burada aktardım. Miken Uygarlığı ile de ilgili fazla bir kaynak olamadığı için olanları okuyarak ikinci kitaba geldik. Daha önce fark etmediğim yalnız şimdi farkına vardığım bir tarihi bağlantıyı da anlamış oldum. Merak ile başlayan bu okuma kolu aslında Troya'lılara saldıran Mikenlileri anlamak için güzel bir bakış açışı oldu. Bunun yanında tabi Yunan kültürünün gelişim çağlarını öğrenmek içinde. Burada Yunan kültürü derken onların dediği gibi Minos Kültürü onlara ait değildir. Bunu Minos Uygarlığı yazısında aktarmıştım. Yunanlılar dünyada kültür yağmacılığı yapan, bunu dünyaya kendilerinin olduğunu iddia eden ve Avrupayı buna inandıran tek millet. Yada Avrupa bilerek görmek istemiyor, bu daha akla yatkın. Bununla ilgili araştırmaları zaman içinde burada sunacağım.

Akhalar Yunanistan karasına MÖ 1650 dolaylarında gelerek, Miken bölgesinde bulunan halkları yönetimleri altına aldı. Burada gelişerek ve etraftaki kültürler ile bağlantı kurarak kültürlerini geliştirdi. Bir diğer görüşte Miken bölgesindeki halkların kültürlerini benimsedikleridir. Denizcilikte gelişmeye başlamaları ile birlikte; Anadolu, Mısır, Yunan karası ve çevre adalar hatta Minos Uygarlığı ile irtibata geçtiler. Ticaret, kültür ve çeşitli ustalıkları öğrendiler ve kendi topraklarına taşıdılar. Giderek güçlenen bu kültür Minos Uygarlığının yaşadığı çeşitli doğal felaketler sonucu zayıflaması ile, Girit'i kendi hakimiyeti altına aldı. Minos Uygarlığı kitabında bunun nasıl olduğu daha tartışmalı olarak verilmiş. Mikenler savaşçı olarak nitelenen bir toplum ve çok katı bir sosyal düzenleri var. Minos Uygarlığının bu doğal felaketler sonucunda zayıflaması ile işgal etmiş olabilirler. Diğer ihtimal ise evlilik yoluyla olduğu düşünülüyor. MÖ 1400 Minos Uygarlığının çökmesi ile burayı ele geçiren Mikenler, çok büyük bir ticaret ağına ve gelişmiş bir kültürü ele geçirmiş oldular.


Haritayı biraz açıklama ihtiyacı duydum. Koyu kahve ile gösterilen Ege denizinde bulunan adalar MÖ 2500 - 1900 Kiklad Adalar kültürü, Toprak kavesi (Girit Adası) MÖ 2000-1400 Minos Kültürü, Kum kahvesi ile çizilen sınır alanı MÖ 1600 - 1100 Miken kültürü ve kendi bağlı olan bölge. Eski Çağ Uygarlıklarını düşünürken Miken, Minos, Troya, Hitit, Ur gibi isimler kullanıyoruz. Buraları bugünkü anlayış ile düşünmemek gerekiyor. Bu bahsedilen yerlerin hepsi bir şehirdir ve kendi etki ettikleri bir alan vardır. Haritadaki kırımızı alan Mikenlilerin etki alanı.


Bu miraslardan en büyüğü ekonomik olarak miras aldıkları ticaret yolları ve ilişkileri oldu. Bu Mikenlilerin hızla büyümelerine ve güçlenmelerini sağladı. Diğer en büyük etki ise Minos Uygarlığı'nın geliştirdiği Linear A yazısını kendi dillerine uyarlamaları oldu. Bu yazı tipine Linear B yazısı denmekte ve günümüzde çözülmüş kabul edilmekte. Fakat halen bazı şüpheler var. Yapılan kazılarda çıkan tabletlerin deşifresi neticesinde tabletlerde daha çok ekonomik faaliyetlerin kaydının tutulduğu belirlenmiş. Kendi dönemlerindeki medeniyetlerin aksine hiç kral yıllıkları, devlet sistemi, dini yazılar gibi bilgileri yazıya geçirmemişler. 

Mikenlilerin devlet sistemini, dinlerini ve neye inandıkları arkeolojik olarak anca belirlenebiliyor. Bunlarda tabi diğer medeniyetlerde olduğu gibi açık şekilde olmuyor. Yazılı kaynak gerçekten çok şey ifade ediyormuş. Minos ve Miken'i okuduktan sonra bunu anladım. Miken şehirlerinin en belirgin özelliği şehirlerin büyük surlarının olaması. Yöneticinin ise tam korunaklı bir kalede şehir içinden bile ulaşılması zor bir kalede yaşaması belirgin özellikleri.

Miken 

Miken Uygarlığı bilindiği gibi Troya'ya saldırarak buradaki savaşı kazanmış ve o dönem Troya'nın sonunu getirmiş. Bu konu Troya konusunda değineceğim. Hızlı bir yükselişten sonra MÖ 1200'lerde Dor yada Deniz Kavimleri istilası sonucunda yok olmuşlardır. Daha sonra bu şehirlerde kimse yaşamamış yada nüfus çok fazla düşmüş. 

Elimizde Miken Uygarlığı ile ilgili fazla bir kitap yok. Birinci kitap bu uygarlığın nasıl bulunduğunun hikayesini anlatıyordu. Bu kitap ise daha ayrıntıya giriyor. Fakat dediğim gibi yazsının olmaması çok şey değiştiriyormuş gerçekten. Sadece kremik ve arkeolojik buluntulara göre bir medeniyeti incelemek biraz yavan kalıyor. Merak edenlere bu kitabı okuyabilirler. 

4 Eylül 2015 Cuma

Minos Uygarlığı




Daha önceki Miken Uygarlığı kitabında bahsettiğim Minos Uygarlığı kitabından, sonunda erişebildim. Bizi fazla etkilemese de Ege Bölgesi Uygarlıklarının öncüsü ve ardıllarını büyük bir biçimde etkilemiş bir uygarlık Minos Uygarlığı.




MÖ 3 binlerin ortalarında Girit adasında ortaya çıkmış. Anadolu'dan Yunanistan'a ve Girit adasına gelen halk grupları burada Minos Uygarlığını oluşturmuşlar. Zaman içersin de burada Linear A yazısını geliştirmişler. Günümüzde halen bu yazı şekli çözülemediği için Girit'te bulunan tabletler okunamıyor. Yazılar üzerinde çeşitli çalışmalar ve teoriler olsa da bunlar eski Yunanca olduğu çevresinde yürütülüyor. 

Bu uygarlığı kuranların Anadolu'dan geldiği ve ilk geldiklerinde yanlarında bakır işleme teknolojisini de getirmişler. Yer adlarında tespit edilen bazı ekler sonucunda konuştukları dilin Hint-Avrupa dil ailesi ait olduğu tespit edilmiş. Fakat bu gelenler Yunanca konuşmamaktadır. Bu gelen halkın Samiler ve Mısırlılar ile de ilgisi olmadığı anlaşılmış. Kim oldukları ve hangi Anadolu halkı ile bağlantılı olduğu şimdiye kadar netleştirilememiş. 

Büyük saraylar inşa eden bu halk büyük donanma meydana getirerek büyük bir deniz ticareti ağı kurmuşlar zaman içinde. Mısırlılar, Anadolu, Kara Yunanistan'ı, Kıbrıs hatta Filistin ile ticaret ettiğine dair buluntular çıkmış. Anadolu ve Yunanistan'da da koloneleri olduğu tespit edilmiş. Miken şehri de bu kolonilerden bir tanesi. İlginç olan Saraylar dönemi diye adlandırılan zamanda Minos uygarlığında yapılan sarayların çevresinde sur olmaması. 

MÖ 1700 de büyük bir depremle yıkılan şehirleri ve yapıları daha sonra tekrar inşa edilmiş. M.Ö. 1450 de bir volkan patlaması sonucu ise donanmasının çoğunu kaybetmişler. Kıyıları sular altında kalmış, buda uygarlığın sonunu getirmiş. Bu felaketlerden sonra saraylar tekrar inşa edilmemiş ve eski Minos Uygarlığı yönetimi değişmiş. Bunu da Akha istilası ile ve onların büyük şehirlere yerleşmesi ile açıklıyorlar. Diğer bir teori ise Akhaların (Yunanlıların Ataları) evlilik yolu ile Knossos'a gelmeleri ve buraya yerleşerek Girit'e hüküm süren hanedanlığı Yunanlaştırmaları. 

M.Ö. 1450 den sonra hanedan değişikliği olduğunu arkeologlar kesin olarak bakıyorlar. Çünkü o tarihten sonraki buluntularda bakış açısının değiştiği gözlenmiş yapılarda ve diğer maddi eşyalarda. Bununla birlikle Miken Uygarlığı yazısı olan Linear A yazısı o tarihten sonra Linear B yazısı denilen yazı türetilmiş ve ortaya çıkmış. Linear B yazısının Yunancanın en eski şekli olduğunu söylemekteler. Ama daha önceki kitapta da söylendiği gibi tam teori oturtulamamış. 

M.Ö. 1450 den sonra artık deniz ticaret ağı Miken Uygarlığının eline geçmiş ve bu uygarlığın tarih içersin de yükselmesi gözlenmiş. 

İlginç olan bir hususta Girit'te tapınakların bulunmayışı. Buradaki kült merkezleri doğada bulunan kutsal alanlar, mağaralar, dağ dorukları ve diğer binalardan farklı olmayan evler olmuşlar. Buda doğuda bulunan Anadolu ve Mezopotamya uygarlıkları ile belirgin bir farkı oluşturuyor.

Minos Uygarlığının arkada bıraktığı Linear A yazısının çözülememesi nedeniyle sadece geride bıraktıkları arkeolojik materyaller yorumlanabiliyor. Ege bölgesini etkilemiş olsalar da Sümerliler ve Mısırlılar kadar büyük bir medeniyet kuramamışlar. Kitap beklediğim şekilde çıkmadı. Burada yazarda bir sıkıntı yok tabi. Yazının çözülmemiş olması ve Minos Uygarlığın o kadar büyük bir uygarlık olmaması bu etkiyi yarattı. Bir nebze olasa da bu konuda kendi merakımı gidermiş oldum. Kitap konusuna gelirsek ne yazık ki piyasada bulunmuyor. Bende uzun süre aradıktan sonra sahaflarda buldum. Merak edenler sahaflarda bulabilirler halen bazılarında mevcuttu.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...