28 Kasım 2016 Pazartesi

Mezopotamya



Mezopotamya eski medeniyetlere ve ilklere yurtluk yapmış bir yer. İlk medeniyetin ortaya çıkması, sistemli bir din, kültür oluşması, yazının keşfedilmesi ile önemli bir yer. Kitapta sıralı bir mezopotamya tarihi sunuyor bize. Çok derine inmeden Sümerlilerin yazıyı keşfetmelerini, Akadların ticaret kolonilerini, Babil yasalarını, Asur kütüphanelerinin önemini gibi bir çok önemli konuyu ufak ufak size veriyor. Kitabın birinci kısmında sümer zamanında islam zamanına kadar ki tarihsel süreci anlatmakta. İkinci kısımda ise mezopotamya da tarım, ekonomi, din, sanat, mimari gibi kültürel ve bir medeniyeti oluşturan  bileşenler üzerine bilgiler veriyor. 

Yazar Sümerlileri anlatırken onların doğudan gelmediklerini savunuyor. Fakat dillerinin batılılar gibi değilde doğulular gibi eklemi olmasını da bir şey diyemiyor. Yapılan araştırmalarda Sümer öncesi bu bölgede birileri var mı sorusu karanlıkta. Bundan dolayı mezopotamya da gelmiş, daha önce ekip biçilmemiş bir araziyi geniş su kanalları ile donatmış, şehirler kurmuş, yazıyı keşfetmiş ve sistemli bir inanç sisteminin olması yazarın dikkatini çektiği gibi, düzenli ve disiplinli bir kavmin eseri olduğunu gösteriyor. 

Mezopotamya ilklere imza atmasının yanı sıra çok hareketli bir tarihe de sahip. Burada imparatorluktan, şehir devletlerine bir çok devlet ve millet sırasıyla geçmiş. Sürekli bir hareketin olduğu topraklar. Bir çok devlet kurulmuş ve yıkılmış. Fakat her zaman kültürü sürdürmeyi başarmışlar. Sümerlilerin kurduğu yüksek kültür, bir sonraki gelen için ana kaynak olmuş. Sümer kültürünü bu zamana kadar taşımışlar. Halen Sümer kültüründe kalıntıları günümüzde yaşamaya devam etmekte. Sümerlileri bu bakımdan okumanızı tavsiye ederim.  

Mezopotamyayı merak edenlere giriş kitabı olarak okunacak bir eser. Alfa yayınları serinin devamını umarım getirir. Eski çağ medeniyetleri hakkında daha fazla kitap yayınlanır. Merak edenlere önerebileceğim bir eser.

21 Kasım 2016 Pazartesi

Tüyap Kitap Fuarı 2016




Bu senede beklediğimiz an geldi. Planlar bir ay öncesinden yapıldı ve sabah erkenden yola çıkıldı. Heyecan ile Tüyap fuar alanına geldik. Her sene olduğu gibi bir kitap listesi hazırlayarak gittim fuara. Artık fuar müdavimlerinin de bildiği üzere pek kayda değer indirim yapmıyorlar. Hatta ben bazı internet sitelerinden hangi yayın evine ne kadar indirim var kitapların yanına not alarak gittim. Ben 2. gün fuara gitsem de pazar günü sabah vakti çok sakindi. Sonradan kalabalıklaştı. Baştan başlayarak tüm standları gezdik fuarkadaki.

Fuarda listeyle gitmeme rağmen liste dışı da çok kitap aldım. İnsan kendini kaybediyor bazı yerlerde. Buda bizim içinde kötü :) Devlet kurumları dışında yine fazla bir indirim yoktu. TTK ve TDK, Atatürk Araştırmaları Merkezi %50 indirim yapıyordu. TTK'na bu sene Ahmet Taşağıl gelmişti imza günü içinde hemen Göktürkler eserini de ona imzalattık. Fakat çok sohbet etme imkanımız olmadı. Göktürkler ile alakalı bir kaç soru sordum o kadar. Zaten TTK bizim için ana yerlerden bir tanesi, indirimi güzel olması, tarih okuru olmamız sebebiyle bir çok kitap alıyoruz. Bu sene ciltli kitap sayısını artırmışlar. Fakat kitapların fiyatları biraz artmış. Diğer gezdiğim yayın evlerinden gözüme takılan yüksek indirim yapan bir yere rastlamadım. Yine alışveriş yaptık işbankası, ötüken, ayrıntı, akçağ vs şimdi aklıma gelenler bunlar. Bazı yayın evleri ile gerçekte pazarlık yaptık daha fazla indirim almak için. Sonunda koparmayı başardık. Yeditepe bunlardan bir tanesi oldu, ötükenden de hediye kitap aldık o kadar alışverişe versinler artık. Aklımda hiç yokken Stephen King kitaplarının ciltli olanlarını aldım. Baya bir pazarlık yaptık almadan önce. Aslında internet kitapçılarında bizim orada zorla yaptırdığımız indirimi çok kolaylıkla alabiliyorduk. Fakat ciltli kitapların şöminlerinde bazı yırtılmalar olabiliyor. Görerek almak bana daha cazip geldi açıkçası. Sonradan da bir daha ciltli basmazlar korkusu da vardı tabi. 

Arkadaş kitapevinde bir standa bazı kitaplar 9 TL gibi bir rakama satıyorlardı. Bunların içinde almak istediğim Alexandre Dumas'ın Son Şovalye kitabı da vardı 3 tane aldık görünce. Herkes kendine birer tane edindi arkadaşlarla birlikte. Tübitak yayınları zaten artık diplere çökmüş durumda memnuniyetsizliğimiz son noktada. Elimde olmayan iki kitabını aldım. Sonradan sahaflarda arama olayına girmemek için. Bu sene aslında Alfa yayınlarında güzel kitaplar çıkıtı. Hem bilim hem felsefe ve tarih olarak güzel eserler basıyorlar. Listemde iki kitabı vardı. Eliade'nin mitler üzerine kitabını getirmemişler fuara bende bunu anlam veremedim. Nasıl olur da fuara sen kitap getirmiyorsun. Pinhan yayınlarının standında sahibi ile karşılatık, muhabbet ettik kendisi ile sağolsun iyi indirim yaptı. Ciltli kitapları gerçekten çok güzel basmışlar. İkinci en fazla alışveriş yaptığım yer Ötüken Neşriyat oldu. Artık yeni okuma konusuna yavaş yavaş hazırlık olsun diye kitapları topladım. Sahafları pek gezme imkanım olmadı. Zaten Beyoğlu Sahaf Festivaline gitmiştim, pekte programa koymadım. Artık sonlara doğru bir yarım saatlik boşluk kalınca şöyle hızlıca bakayım dedim. İki tane eski Tübitak  bilim kitaplarından iki tanesine denk geldim. Onları da çantaya ekleyerek günü tamamlaşmış olduk. 

Bu sene çok kitap alıyoruz diye bir tane pazar arabası ile gittik fuara ama o bile bizi kesmedi. 3 kere arabaya sefer yapmak zorunda kaldık boşaltmak için. Ama tavsiye ederim benim gibi çok ve ağır kitaplar alıyorsanız çok rahat gerçekten :) Benim için beklediğim etkinlik güzel olarak tamamlandı. Her seneki gibi isterdim ki daha fazla indirim olsun. Ama alıştık buna artık. Bazı arkadaşlar indirim olmadığı için gelmiyor ama bizim için sevdiğimiz bir etkinlik Tüyap. Yazarlar ve yayıncılarla sohbet etmek, kitap imzalatmak, dolaşmak, kitap alışverişi yapmak bizim için güzel geçmesini sağlıyor. Herkese yeni aldığı kitaplarda keyifli okumalar diliyorum.

17 Kasım 2016 Perşembe

Beyoğlu Sahaf Festivali





Bu yıl olup olmayacağı tam belli olmayan bir festival sonunda büyük bir etkinlik ile gerçekleştirildi. Geçen senede ukitap'daki arkadaşlar ile buluşup gittiğimiz festivale yine beraber gitme kararı aldık. Planlar yapıldı haberler verildi ve 30 Ekimde sahaf festivalinde buluştuk. Yazı biraz geç oldu ama festivalde zaten geçen haftasonu sona erdi. Belediyenin verdiği karar ile uzatılmıştı süresi. Bu seneki festival mekanı diğer seneye göre daha ferah geldi bana. Meydan da kurmuşlar ve büyük bir alana kurmuşlar. Geçen seneki alan çok dardı. Bu senede gerçi sıkışıklık yaşadık ama bana daha ferah geldi. 

Yeri gelmişken size ukitap hakkında bilgi vermek istiyorum. Kitap okuyan çoğu kişinin haberi olduğu bir site olduğunu düşünüyorum. Genel amacı insanların elindeki kitapları okumak istedikleri kitaplar ile takas yapması üzerine kurulmuş bir site. Şuan için üye olmak için davetiye gerekmekte. Bende bir yıldan fazla bir süredir bu siteye üyeyim. Burada kitap okuyan insanlarla tanışarak aramızda güzel dostluklar kurduk. Bu dostlukları daha ileri götürüp herkesin ortak ilgi alanı olan kitaplar üzerine sohbet ederek geliştirdik. Uzun bir süredir de İstanbul da bulunan üyelerle buluşarak çeşitli sahafları ve kitapçıları gezmek için buluşuyoruz. Kitaplar ve kitapları ilgilendiren her konuda çok güzel sohbetler ederek geçiyor buluşmalarımız. İşte bu sahaf festivali buluşması da bunlardan bir tanesi ile birlikte yaptık. Yine güzel bir sohbet ve sahafları gezerek zaman geçirdik.

Bu seneki sahaf festivalinde bir liste ile gittim. Ama sahaflar genelde popüler kitapları festival alanına getirdikleri için elimdeki liste pek bir işe yaramadı. Eski Tübitak bilim kitaplarını topluyordum. Onları ucuza bulma şansım oldu ve birkaç tane aldım. Aradığım diğer kitaplardan yine karşıma çıkan kitaplar oldu. Yalnız bazı sahaflar fiyatları çok yukarı çekiyorlar. İnsanlarda bilmeden alabiliyor. Mutlaka bu konuda fiyat bilgisi olarak bu tür etkinliklere katılmak gerekiyor. Piyasada bulunan bir kitabı size yüksek fiyata satabiliyorlar. Yada nadirde daha ucuz olan bir kitabı daha pahalı alma ihtimaliniz olabiliyor. Bundan dolayı akıllı telefonlarınızın hazır olarak gitmenizi tavsiye ederim. Sıkı pazarlık yapmayı da bilmek lazım. Ben bu konuda eksiğim biraz. Eliade'nin bir kitabını ve birkaç tarih araştırma kitabı bularak günü tamamladım.  Güzel festival oldu benim için arkadaşlarla sohbet ve kitaplar başka ne istenebilir ki :) Bu tür sahaf festivallerine gitmediyseniz mutlaka bir tanesine katılmanızı tavsiye ederim. 

14 Kasım 2016 Pazartesi

Paradoks



Kitabı D&R kampanyasından aldım. Bu ay içinde bu kampanyadan gerçekten çok kitap aldım. Bunla ilgili yazı yazmayı düşündüm ama kaldı öyle. Kitabı almam aslında hiç bir araştırmaya yada tavsiyeye dayanmadan gerçekleşti. Bilim ve Paradokslar olunca konusunun hoş olabileceğini düşündüm açıkçası. 

Bilim alanında aslında sık olmasa da bulunan şeyler paradokslar. Bazıları artık o kadar ünlü ki savunduğu teoriyi bile aşmış durumda. Bunların başında en ünlüsü Shroderin  kedisi yada dede torun paradoksu olabilir. Kitap ilk önce bize paradoksun ne olabileceğini açıklayarak sözel olarak çözümlenebilecek paradokslardan örnekler vererek işe başlıyor. Daha sonra ise bilimsel bilginin öne çıktığı, açıklamaların artık bilimsel dayanaklara başvurularak yapıldığı paradokslar geliyor. Aslında kitap işin içindeki paradokslardan çok açıklamaları ile daha çok öne çıkmakta bence. Paradoksları açıklarken ve nasıl çözüleceği yönünde fikirler ortaya koyarken safi bilim ile bunu yapmakta. Buda bayağı bir bilgi ile bombardıman altında kalıyorsunuz. Tabi bu sizi korkutmasın yazarın anlatım şekli ve üslubu çok sade ve herkesin anlayacağı şekilde bilgileri sunuyor. Paradokslar da ki tuhaflıkları geçtim gerçek bilimde ki tuhaflıkları okuyunca aslında daha fazla şaşıracaksınız. Kuantum alanına girdiğiniz gerçek hayatta olan aslında bizim farketmediğimiz bir çok tuhaf olayların meydana geldiğini göreceksiniz. Birçok bilgide öğreneceksiniz. Bu bakımdan çok doyurucu bir kitap. Paradokslar ve bilim konusunda meraklı olanların eğlenceli bir vakit geçirmek için okuyabileceği bir kitap. 


23 Ekim 2016 Pazar

Buluşlarım - Bir Dahinin Öz Yaşam Öyküsü



Bilim dünyasında çok ünlü bilim insanları vardır. Bu kişilerin isimlerini öyle böyle duymuş yaptığı çalışmalar hakkında belli bir bilgi sahibi olmuşuzdur. Fen bilimleri derslerinde bir çok bilim insanın yaptığı çalışmalar bize anlatılır. Ama bir çok buluşu bulunan bir kişiden nedense hiç bahsetmez. Elektirik ve ampul dendi mi akıllara hep Edison gelir fakat bu yanlış yönlendirme, bilgi yanlışlığı halk arasında yerleşmiş. Bu yanlış bilgi ne yazık ki gerçeği bilenler dışında devam etmekte. Nikola Tesla kendi zamanının çok ötesinde düşüncelere sahip, çalışmaları ile günümüz teknolojilerinin gelişmesini sağlamış bir bilim insanı. Alternatif akımı, x ışınlarını, ilk uzaktan kumandalı robot teknolojisini, tesla bobinlerini, floresanı, kablosuz elektirik iletimini ve daha bir çok şeyi keşfetmiştir. Bu ufak kitapta Tesla'nın kendi makaleleri bulunmakta. Yaptığı buluşlar hakkında yazdığı, heyecanlı yazıları ve fikirleri var. Makalelerde görüleceği üzere yaptığı buluşlar hakkında bilgiler vermekte ve açıklamalar yapmakta. Kendisini tanımak için ufak bir giriş niteliğinde olabileceğini düşünüyorum bu kitabın. Merak edenler bu bilim insanını mutlaka araştırsınlar. Tesla'nın geliştirdiği teknolojiler günümüzde bile bize sunulmakta. Mesela bunlardan bir tane yeni bir teknoloji olan kablosuz telefon şarj istasyonları. Merak edenlere tavsiye edeceğim bir kitap.

22 Eylül 2016 Perşembe

Felsefenin Kısa Tarihi






Hayatımız boyunca bir an sizinde derin düşüncelere daldığınız zamanlar olmuştur. Ne için hayattayız, bir yaratıcı var mı, bilgi nereden geliyor gibi konular belli zamanlarda aklımıza takılmıştır. Belki üzerine uzun uzun düşünüp araştırma yapmışızdır. Benimde aklıma her okuyan, merak eden, düşünen zihin gibi çeşitli konular takılıyor. Hayatımızın amacı ne bunlardan en fazla aklımı kurcalayan şeylerden bir tanesi. Yaratıcının neden insanları yarattığını, evrende bizden başka canlılar var mı gibi çeşitli konularda beni düşüncelere dalıyorum. Bunları düşünürken aslında bilmeyerek de olsa tarihte bir çok kişi ile aynı şeyleri düşünmek, aynı yollardan gitmek, belki aynı sonuçlara varmak çok ilginç. 

Felsefe ülkemizde ne yazık ki pek dikkate alınmayan bir alan. Aslında tüm bilimin başlangıcının, insanın düşünmeye başlaması ve yeni şeyler ortaya koymasındaki temel Felsefeye dayanır. İnsan ilk önce düşünür, üzerine fikirler ortaya atar bunlardan sonrada ortaya yeni teoriler ve icatlar çıkar. Bilim felsefesi ve bununla birlikte bilim tarihi batıda çok iyi bilinse de bizim eğitimimiz de ne yazık ki hiç öğretilmiyor. Zaten düşünmeye ve araştırmaya dayanmayan bir eğitim sisteminden geçtiğimiz için bunlarında yer almaması hiç şaşırtıcı değil. Ama aslında ikisi de önemli.

Bu kitabı alma sebebim birkaç nedene dayanıyor aslında. Bundan önce okuduğum Logicomix adlı bir çizgi-roman okudum. Bu çizgi-romanda Bertrand Russell'in hayatı ve onun üzerinde çalıştığı Mantık üzerine çok güzel bir eser. (Bu çizgi-romanı da tavsiye ederim.) Bu kitaptaki Mantık konusu ve Bertrand Russell merakımı uyandırdı. Hatta bu sene bir kitabını okumayı planlıyorum. Kitabı D&R indiriminde görünce aldım. Hem genel Felsefe bilgimi artırmak hemde Bertrand Russell hakkında daha fazla şey öğrenmek istiyordum. Kitap genel felsefe tarihi ve konuları bakımından eğlenceli şekilde işleyen güzel bir eser olmuş. Sokratesten başlayıp günümüze doğru gelerek felsefecileri ve onların savundukları düşünceleri, ortaya attıkları fikirleri size sıkmadan anlatıyor. Bu düşünürlerin en sonunda savundukları fikirlere nerelerden geldiklerini de size olay akışı içinde sunuyor. Örneklendirmeleri sıkmadan ve genel okuyucunun anlayacağı şekilde anlatmış. Zaten kitap çok derinlemesine bir felsefe tarihi anlatmıyor. Bunlar hakkında eğlenceli bir şekilde size bilgiler sunuyor. Felsefe ve fikirler konusunda genel bir fikir edinmek isteyenlere bu bakımdan güzel bir eser. Bunun yanında aklınıza takıldığında kim ne fikir ortaya atmış diye bakılabilecek bir eser diye düşünüyorum kendim adıma. Merak edenlere  tavsiye ederim.

15 Eylül 2016 Perşembe

Türk Düşüncesinde Kozmogoni-Kozmoloji



Kitabı daha önce Emel Esin'in okuduğum Kozmoloji kitabındaki konuları tamamlaması düşüncesi ile almıştım. Hemde bu konuda fazla bir kaynak olmaması, mitoloji konularının için dağınık olaması nedeniyle iyi olacağını düşündüm. Kitap yazarın doktora tezi sonucunda ortaya çıkan araştırmalarının bir ürünü. İslam öncesi Türk devletlerindeki düşünce yapısı üzerine incelemelerde bulunmuş. Genel olarak Kozmoloji-Kozmogoni anlayışı çerçevesinde dönemleri incelesede, Mitolojiye de sık sık girmiş. Zaten bu konularda ikisinin o devirler için ayrı olmayacağını daha öncede belirtmiştim.

Türklerin yazılı kaynak arkalarında fazla bırakmadıklarından dolayı kaynaklar genellikle komşu devletlerin onlar hakkında tuttuğu yazılardan gelmekte. Özellikle Hun dönemi ile ilgili sadece çin kaynakları bulunmakta. Bu konuya bu sene daha ayrıntılı bir bakacağım. Yazar kitabın başında Hunları bir Türk devleti saymamakta. Bunun sebebini ise kendi hakimiyet alanları içinde bir çok kavmin bulunmasını gösteriyor. Ama yönetici kademesinde bulunan kavmin Türk olduğunu atlamış. Daha sonra kitabın ilerleyen kısımların Türk diye nitelendirmiş. Sakalardan ise pek bahsedilmiyor.

Emel Esin'in kitabında da bahsettiğimiz ilk kozmolojik fikir anlayışı Çular ile birlikte Çin topraklarına gelmiş. Yazar burada bu kavmin Orta Asyadan geldiğini kabul edip, Türk olduklarına kuşku ile bakmakta. Çuların getirdiği düşünce anlayışı Hunlar, Göktürkler, Uygurlar da bir süreklilik halinde devam etmiş. Türkler Gök Tanrıya, Yer-sulara ve çeşitli kültlere yılın belli zamanlarında ayinler yapmakta ve kurbanlar vermektedirler. Burada tespit edilen yer-su, erlik, ülgen gibi kültler ile Gök Tanrının kelime olarak daha fazla söz edildiği anlaşılmış. Mesela yer-sulara bir kere dua ediliyorsa Gök Tanrı için 8 kere dua edildiği tespit edilmiş. Konuyu yazar derinlemesine incelemiş bu bakımdan güzel. Çuların getirdiği bu inanç sistemi Çinlileri de etkilemiştir. Çinlilerde kutsal gök, dört yön, kutsal dağ gibi inançlar Çulardan aldıkları inançlardır.

Kitapta destanlardaki kozmolojik-kozmogoniler incelenmiş.Gök Tanrı, Kurt-kutsal ışık, Mağara, Dağ, Umay, Ülgen, Yer-sular da konu başlıkları olarak hem inanç hemde kökenleri bakımından inceleniyor. Yazar burada Türklerde ki ateş kültünün İranlılardan geçtiğini söylüyor bazı yerlerde. Fakat daha önceki kitaplarda ateş kültünün İranlılardan geçmediğini öğrenmiştik. Daha sonraki sayfalarda ise Türklerde ki ikili evren anlayışı ile İran kültüründeki ikili evren anlayışının aynı olmadığını aralarında belirgin bir fark olduğunu belirtiyor. Çuların getirdiği evrenselik anlayışı için Gök ve yer birbirini tamamlayan, iki kutsal olarak geçer. İran kültüründe ise gök kutsal olan yer zıttı olan bir şekilde olup bunlar sürekli bir biri ile savaş içindedirler.

Türk inançları içinde Budizm, kofuçizm, manizm gibi komşu kavimlerin inançlarının etkilerini de irdelemiş. Bu konuda bir çok konu üzerinde geniş açıklamalarda bulunuyor. Kitap bir doktora tezi olduğu için yeni yaklaşımlar sunuyor. Fakat bahsettiğim yerlerde bazı ters gelen noktalar mevcut. Okurken sorgulayarak okunursa bir terslik ile karşılaşılacağını düşünmüyorum. Kozmoloji ve Kozmogoni konularına etraflı şekilde bakması bu konu üzerinde az olan kitaplar açısından önemli. Bu konuları merak edenlere okumalarını tavsiye ederim.

13 Eylül 2016 Salı

Zamanın Kısa Tarihi



Stephen Hawking orta okuldan beri bildiğim evren hakkında anlattıklarını takip ettiğim bir bilim insanıydı. Orta okulda bir kitabını okuma denemem ne yazık ki kitabın pahalı olması üzerin engellenmişti. O zamandan bu zamana Stephen Hawking'in bir kitabını okumak için  pek niyetlenmedim. Blog açtığımdan bu yana bilim kitapları okuma yüzden artmaya başladı. Yine de Stephen Howking kitaplarını okumayı pek istemiyordum. Çünkü çok uzun süre önce yazılmışlardı ve bilim insanı bu kitaplardaki bazı fikirlerinden vazgeçtiğini çeşitli kanallardan öğrenmiştim. Bundan dolayı düzenli bir okuma ile öğrenilebilecek bilgileri tek tek okuma ile öğrenemeyeceğim için okumayı düşünmedim. Kitabın daha sonra yeniden gözden geçirilmiş baskısını görünce ve DR kampanyasında rast gelince aldım. Tabi üzerinde kırmızı etken olmayanlarından bulup aldım yoksa almazdım :)

Kitap insanoğlunun bilinçli şekilde dünyamızın uzay içindeki yerine, güneş sistemini tanıma üzerine başlıyor. Tabi bu arayışı her batılı olduğu gibi Stephen Hawking'de Yunanlılara bağlamakla başlıyor. Yunan düşünürlerin güneş sistemi görüşünden Galilenin dünya görüşüne ve modern bilime doğru bir yol çizerek bize anlatmakta bilim tarihi içinde insanoğlunun kozmolojiyi anlama çabasını. Kitap yeniden gözden geçirme olduğu için en hoşuma giden şeylerden biri de yazarın kendi yaptığı hatalara değinmesi. Kendinin herkesi ikna etmek için çabaladığı bir görüşe daha sonra kendisinin fikir değiştirmesini açık yüreklilikle ifade ediyor. Zaten bilimde böyle bir şey deneyler, gözlemler ve kanıtlar ne gösteriyorsa ona inanacaksınız.

Güneş sistemimizi keşfettikten sonra geliyor daha küçük cisimlerin gösterdikleri davranışlara. Bilim insanları Newton'un bulduğu çekim yasası ile 19.yy sonu kadar geldiler. Fakat bir kişi işin farklı olduğunu bize gösterdi. Bu farklılık Newton mekaniği ile bazı cisimlerin davranışlarının ölçülememesi üzerine ortaya çıktı. Işık üzerine yapılan tartışmalar bize fizik alanında en önemli devrimlerden bir tanesi olan Kuantum mekaniğinin keşfine getirdi. Kuantum mekaniği keşfedildikçe çok küçük boyutlardaki cisimlerin çok farklı şekilde hareket ettikleri keşfedildi. Bu gezegen boyutunda ki büyük kütleli cisimlerde belli olmada atom ve atom altı parçacıklara inildikçe farklı davranışlar gözlemlendi. Buda fizik konusunda bir devrim oldu. Enstain'ın genel görerilik üzerine yaptığı çalışmalar. Artık farklı bir çağa adım attırdı. 

Bu kitapta da belirttiğim gibi aslında bizim galaksimizi keşfetmemiz, hatta galaksileri keşfetmemiz çok yeni bir bilgi. Gökbilimine olan ilgi artıkça, bunun kuantum fiziği ile desteklenmesi ile önümüzde bir çok bilinmezlik ortaya çıkmış ve aşılmış. Kitapta bunlar çok güzel şekilde bilim tarihi niteliğinde anlatılmakta. Yazar evreni, galaksileri, güneşleri anlatırken kuantum mekaniğini de anlatmaktan vazgeçmiyor. Her anlatacağı konu içinde daha önce açıklamadığı bir şey var muhakkak açıklıyor ve örneklendiriyor. Bu bakımdan çok hoş. Bazı yerlerde beni zorladı ama nedenini anlamak derin bilgi gerektirebilirken, bilgiyi bilmek daha önemli. Mesela kara deliklerin ışıma yaptığı üzerine çalışması baya bir karmaşık. Yazar nedenlerini detaylı şekilde anlatmış. Ama bizim burada kara deliklerin ışıma yaptığını bilmemiz yeterli geldi bana. Kitap bilimsel olarak bazı yerlerde derin bilgiye girse de çok hoş yazılmış. Zevk ile okudum merak edenlere de tavsiye ederim.


1 Eylül 2016 Perşembe

Eski Türk Dini Tarihi



Kitap Abdülkadir İnan'ın bir kaç makalesinin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş. Eski Türk Dini Tarihi, Türk Şamanizm ve Hurafeler ve Menşeleri yazılarından oluşuyor. Abdülkadir İnan'ın Türkler hakkında bir çok araştırması bulunmakta. Bu genel olarak etnografya, tarih ve kültürleri ile ilgili konuları kapsamakta. Kitapları ne yazık ki günümüzde baskısı bulunmuyor. Bu sene içinde Şamanizm ile ilgili kitabı TTK tarafından yeniden basıldı sadece.

Dini araştırmaya yaparken bir grubun mu yada genel topluluğun inanış şeklimi bunu iyi araştırmak gerekiyor. Bazı araştırmalar bazı bölgelerde yaşayan Türk gruplarının inançlarını, dünya görüşlerini ve mitolojilerini araştırarak bunları genele örnek olarak sunuyorlar. Avcılık ve basit olarak ziraat ile geçinen, dar bir sahada yaşayan küçük grupların dünya görüşleri ve dini anlayışları ile büyük göçebe hakanlıklar kuran ve dünyanın bir ucundan diğer ucuna hakimiyet sağlayan Türklerin dünya görüşü ve dini anlayışı aynı seviyede olması mümkün değildir.

Yazarın Eski Türk Dinine bakış açısına göre Gök Tanrı, Yer-Su, Güneş-Ay, Ateş kültü esas olarak Şamanizm'i oluşturduğu. Kitap bunun üzerinden şamanizm anlatılmakta. Çünkü daha öncede Türk Mitolojisinde değindiğim, şamanların da kendilerinin oluşturduğu bir mitoloji ve tanrılar sistemi var. Türklerin şamana Kam dediklerini diğer kitaplarda da belirtmiştim. Burada yazarın çok iyi tespitleri ve kaynakları var. Kamlar Türk toplumu içinde din adamı rolünden başka aynı zamanda hekim ve üfürükçü olarak da vazifeleri bulunuyor. Bizim bugünkü kocakarı ve çıkıkçıların temelleri buralara dayanıyor. Şamanların inancına göre bir kişinin bu görevi alması tanrının kudreti ile gerçekleşebiliyor. Yada ailesinden biri var ise bu şekilde devam ediyor. Kimse istediği üzere bu göreve gelmiyor.

Bazı şeyleri aynı konu işlendiği için belki tekrar ediyor olabilirim. Daha önce de Türk Mitolojik Sistemi 1 kitabında da belirtmiştim. Türkler puta tapmıyorlar. Ama puta benzer şeyler yapıyorlar. Ölen aile üyelerinin küçük ağaçtan heykelleri, astıkları tuğlar, ongular, öldürdükleri kişilerin heykelleri balballar gibi bir çok örnekleri mevcut. Aile bireyleri için yaptıkları ve evlere konulan heykeller o kişinin hatırası için yapılıyor. Tuğlar zaten kutsal sayılan yak daha sonra at kuyruğundan ve diğer materyallerden yapılıyor. Ongular çok eski bir devirden gelen, her boyun kendine seçtiği, kutsal saydığı, yemesinin yasak olduğu yırtıcı kuşlar. Ongular konusunda belki çok eski devirlerden bir totem anlayışının olabileceği ama artık sadece onun hatırasının mevcut olduğunu belirtiyorlar.

Bilindiği üzere Türkler silah üzerine yemin ederler. Silahlara mana verirler ve onları savaş dışında da belirli anlamlar için kullanırlar. Bunun ne kadar önemli olduğu Oğuz Kağan Destanında da görülüyor. Orada boyların oluşumu ve bölüştürme, kimin üstün olacağı gibi kavramlar ok ve yay üzerinden anlatılmakta. Ok ve yay dışında kılıçları üzerine yemin etmeleri onu da kutsal saymalarından geliyor. Buda Türklerde demirciliğin kutsal olmasına dayanıyor. Halende silaha gösterilen önem ve silah üzerine yemin devam eder.

Kitap Türk kültürü ve Eski Türk Dini hakkında önemli ve çeşitli bilgiler veriyor. Sadece yazarın baktığı bakış açısından bakmamak gerek. Yazar hepsine şamanizm demesi doğru bir şey değil. Kitabın baskısı bulunmuyor. Fakat sahaflarda ucuza bulabilirsiniz. Bu konuda özellikle ilk makaleyi okumanızı tavsiye ederim.

12 Ağustos 2016 Cuma

Tarih de yolculuğa devam



Uzun zamandır bloga bir şeyler yazamadığımın  farkındayım. Kitap okumaya devam etsem de, yazılacak kitap miktarının da giderek artmasına rağmen hayat içinde gelişen olaylar buna engel oldu. Yüksek Lisans tezimi bitirmeye çalışmam, bunun yanında yeni bir işe başlayıp taşınmam hayatımı çok yoğun bir döneme soktu. Bundan dolayı blogu biraz ihmal ettim. Tabi eskisi kadar kitap okuyamıyorum. Bu süre zarfında kitap okumam aksamasın diye okumak istediğim romanları aradan çıkarmaya çalışıyorum. Bunun yanında genelde blogerların başına gelen bir süre sonra bloga az yazı girilmesi ve terk edilmesi benimde başıma gelecek mi diye sormadan da edemedim kendime. Devam etsem mi yoksa yazmayı bıraksam mı diye de düşündüm bu süre zarfından. Fakat ülke de gerçekleşen bazı olaylar nedeniyle bundan bugün vazgeçtim. Blog yazmaya devam edeceğim.

Ülkede meydana gelen olaylar ve insan aptallığının cahilliğinin üst seviyeye çıktığı bir dönemde, gerçek bilginin çarpıtılarak, sahte bilgiler ile insanın önüne serildiği, olmayan tarihi olaylar yaratılarak yeniden yazılması beni gerçek tarihi verileri araştırma işinde insanlara aktarma isteğimi daha da artırdı. Bugün gerçek olan bilgiyi birkaç kişiye ulaştırabilisem blog gerçek amacına ulaşmış olacak. Bunun yanında ülkede komiğin ötesinde ki bilimsel aptallıklar giderek artarak devletin resmi kurumlarını ele geçirdi. Düşünmeyi ve insan bilgisini artıracak bilim, felsefe ve düşünce  kitapalarına da bu arada yer vereceğim. Bu kitapları da size aktaracağım. 

Tezimin bitmesine kadar sürede yine düzenli yazı yazamayabilirim. Bundan sonra her zaman ki araştırma sisteminde yazılar yayınlamaya devam edeceğim. Size aktarmam gereken çok şey birikti. Yeni kitaplarda görüşmek üzere...

6 Temmuz 2016 Çarşamba

Matematik Sanatı




Matematik herkes için belli bir şey ifade eder öğrenim hayatı boyunca. Bazıları kişiler ortaöğretim de zorunlu olduğu için gördüğü ama ileride işe yaramayacağını düşündüğü bir ders olarak bakmıştır. Bazıları da ondan zevk almış yada fen derslerinde kullanabildiği bir araç olarak görerek öğrenme ihtiyacı hissetmiştir. Matematik bizim ülkemizde de genel eğitimde öğrenciler için sorunlu ders olarak görülmekte. İnsanlara matematiği anlatırken onun sayılar ile uğraşılan çok önemli bir ders olduğunun yanında ne işe yaradığınında öğretilse acaba bu aşılabilir mi? Benim de matematik ile iyi zamanlarım ve kötü zamanlarım oldu. Üniversitede bizim bölümde Fizik ve Matematiği geçen kişi için bölümü bitirmiş gözü ile bakılırdı. Bende hepsini son senemde verdim :) Lise yıllarında ise matematikte öğrendiklerimizin ne işe yaradığını çok sorguladım. Ama kimse cevap vermedi doğal olarak. Oysa ki mantık dersinin bilgisayarın temeli olduğunu, koordinat sisteminin uzay cisimlerinin yerini tespit etmekte, i sayısının denizaltıların yapımda yaradığını söylense elbette ilgim artacaktı. Ama bunlar bize öğretilmek yerine kuru bir matematik öğretmek daha kolaydı.

Matematik tüm bilimlerin temelidir. Fen bilimlerini göz önüne alacak olursak piramidin en üstündeki kısmını matematik oluşturur. Bir kişi fizik öğrenmek istiyorsak ilk matematik öğrenmelidir. Kimya öğrenmek istiyorsa matematik sonra fizik öğrendikten sonra kimya öğrenmelidir. Biyoloji öğrenmek istiyorsa matematik, fizik, kimya öğrendikten sonra biyoloji öğrenir. Bu piramitte sizin öğrenmemiz gerek temel eksik olunca aldığınız eğitimde eksik olacaktır elbette. Fen bilimlerine yazarda sürekli laf vuruyor kitabında. Demek ki sadece bizim üniversitelerde fen bilimleri böyle değil. Fen bilimciler kendilerine yeteri kadar matematik öğrenirler. Özellikle kimyacılar. Fizikçiler işleri matematikle iç içe olduğu için genelde daha fazla matematikle haşır neşir olurken kimyacılar o kadar ihtiyaç duymazlar. Duyduklarında hesap makinesi ile işi halletme yoluna giderler. Aslında her alanında uygulamalı matematiği bilim olarak kullanmaktayız. Sadece nereden geldiği üzerine çok kafa yormuyoruz.

Yazar kitabın matematik dışındaki insanlara analtmak için olduğunu söylese de matematik anlatmaya baya girişmiş. Bunun yanında size matematiğin nasıl oluştuğunu neden doğal sayılar, irrasyonel sayılar, kesirli ifadelerin var olduğunu çok güzel anlatıyor. Benimde şuana kadar hiç düşünmediğim bir şeyi yazar çok güzel göstermiş. Neden iki negatif sayının çarpımı pozitif olur? Bu gibi bize sadece öğretilip geçilen ama mantığını bir türlü anlatılmadığı konular hakkında bir çok bilgi sunuyor size. Matematiğin önemini ve bize öğretilen basit işlemlerin aslında neden öyle olduklarını anlatan güzel bir kitap. Merak edenlere okumalarını tavsiye ederim.

15 Haziran 2016 Çarşamba

Ön-Türkler



Bundan bir kaç yıl önce Sümerlileri okurken Mu kıtası teorisini de araştırmak istedim. O dönemde Mu kıtası ile alakalı kaynakları okudum. Daha sonra ön Türk araştırmaları karşıma çıkmıştı. Onla ilgili bulduğum kitapları da incelemiştim. Sadece eski bir çok yazıyı okuduğunu söyleyen Kazım Mirşan'ın kitaplarına ulaşamadım. Çok uğraştım telefon ettim kendisine, daha önce kitabı çıkmış yerle irtibata geçtim bir türlü kitapları bulup da inceleme imkanı olmadı. Bilimsel olarak artık tarih okumaya başlayınca bazı şeyler artık zaman çizelgesi içinde oturuyor insanın kafasına. Mu araştırmalarının kanıta dayanmayan, gerçek dışı bir şey olduğu kanaatine vardır. Tabi bu bir çok gerçek bilgiyi göz ardı edilmesi demek değil. Bilim adamları Mayalar ile Türkçe arasında benzer kelimeler olduğunu söylüyor. Bu dillerin ana bir dilden türemesi teorisinin bir parçası olarak görüyorlar ama daha ispat edilemedi. Kazım Mirşan'ın kitaplarına bulamadığımız için okumalarına hangi metodolojiye göre yaptığını öğrenemedik. Bundan dolayıda bilimsel bir yere oturtamadım. Takip ettiğim bazı dil biliciler (bunları ileride dil tarihi bölümünde inceleyeceğim) de bu tür bir şeyin olamayacağını belirtiyorlar. Genellikle piyasadaki kitaplar ve araştırmacılar ön-Türkler dedimi Kazım Mirşan, Haluk Tarcan kitaplarını kaynak olarak gösteriyorlar. Fakat bu kitapların bilimsellikten uzak kanıtlanmamış teoriler ortaya attıklarını göz ardı ediyorlar. Hele ki James Churchward Mu kıtasını anlatan tabletlerden şuana kadar ortaya böyle bir şey çıkmadı.

Bu kadar olumsuzluktan sonra elimizdeki bilimsel verilere bakalım. Çin kaynakları Türkleri MÖ 1040 olarak belirtmişler. Çu hanedanlığı bu dönemde Çin toprakları içine yerleşmiş. Dil bilimi olarak daha araştırmasak da Sümerliler dili içinde bir çok Türkçe kelimenin bugünkü anlamları ile bulunduğu bilimsel olarak tespit edilmiş. Buradan bu dönemde Türkçenin dolaylı yoldan var olduğunu söyleyebiliyoruz. Ahmet Taşağıl kabuklara ve kaplumbağa kabuğu üzerine yazılı olan verilerden, arkeolojik çalışmalardan Türklerin MÖ 3000-2500'e kadar gidebildiğini belirtmişler. Servet Somuncuoğlunun yapmış olduğu kaya üzerine yapılan resimlerin de çok eski devirlere gittiği yabancı bilim adamları belirtiyor. Bunlar elimizdeki bilimsel veriler. İleri ki konularımızda kitaplara geldikçe bunları daha detaylı olarak inceleme fırsatım olacak. 

Bu iki taraflı bakacak olursak bir takım verilerin kanıtsız ve bilimsel olduğu, diğer verilerin ise bilimsel bulgular ile desteklendiğini görüyoruz. Bundan dolayı araştırma yaparken bilimsellikten uzaklaşmadan devam etmek fantaziye kaçmamak gerek. Türklerin çok eski devirlere gitmesini bende isterim ama fantazi ürünlere inanmakta istemiyorum. Bundan dolayı iyi araştırılıp, kaynakların iyi değerlendirilmesinden yanayım. Bu kitap Ön-Türkler konusunu merak edenler okuyabilirler. Ama içinde doğrulu kanıtlanmamış verilerin olduğunu akıllarından çıkarmasınlar.

13 Mayıs 2016 Cuma

Mikrobun Keşfi



Kitabı daha önce D&R'da görmüş ve almak istemiştim. Sonra geldiğimde kitabın bulunmaması sebebiyle bende fuarda aldım kitabı. Bu sene artık tüm Tübitak kitaplarını okumaya karar verdim. Bundan dolayı daha bol bilimsel kitaplar göreceksiniz blogda. Bunun yanında tabi diğer yayın evlerinin kitaplarıda olacak.

Mikroklar günümüzde artık bilinsede 18. yy'da Avrupada bilinmeyen organizmalardan. Bir çok hastalığa neden olmaları ve bunlara karşı ne işlemler uygulanacağı artık biliyoruz. O dönemde Avrupa'lı doktorlar hastalıkların başka sebeplerde aramaktalar. Bunlar hava şartları, sitres, vicut sıvıları gibi etkenler olabiliyor. Her bireye göre farklı şekilde yorumlanan hastalık nedenleri kendilerine göre yöntemler ile tedavi edilmeye çalışılıyor. Bu yöntemler aslında o kadar geri ki ne kadar karanlıkta olduklarının göstergesi. Kitap birde Avrupa üzerine durmuş hastalıkların ve miktrobun keşif aşamasını. Halbuki doğuda bazı hastalıklar bu kadar şiddetli görülmüyor. Aşılama yöntemleri ve temizlik işlemleri ile önleniyordu. Bu bakımdan aynı dönem içinde daha üstündü. Mikroskobun keşfi ile artık daha küçük boyutlarda ki nesnelerin incelenmesi, daha yakından cisimlere bakılabilmesi mikrobun keşfinde ufak bir başlangıç adımı sağladı. Bundan sonra hızlı bir şekilde ivmelenen araştırmalar, deneyler, teoriler bir birini izledi. Daha mikrobu keşfetmeden bazı hastalıkların nedenleri ve onlara karşı önlemler bulunmaya başlandı. Daha sonra mikropların keşfi, onların bilimsel şekilde incelenme yöntemlerinin bulunması gibi bir çok aşamadan ve denemeden geçerek Avrupayı kırıp geçiren, ölüm olanları yüksek olan bir çok bakteriyel hastalığın tedavisi bulundu. 

Mikrobun keşfi kitabı evren gibi ilginç bir konu değil. Ama bilimin nasıl ilerlediğini görmeniz adına çok güzel bir eser. Her gelen bilim adamının bir tuğla koyarak ortaya çıkardığı bina en sonunda mikrobiyoloji biliminin temelini atmıştır. Bunun içinde bilimsel rekabet, sonu gelmeyen deneyler, sorunlara yaklaşımlar, yeni deney düzeklerinin kullanımı gibi bilimsel açıdan bir çok yenilik görüyorsunuz. Bilim insanlarının ortaya çıkan sorunlar karşısında nasıl davradıklarını görmek içinde güzel bir eser. Bu kadar ufak ve bize göre basit canlıların insan gibi karmaşık bir biyolojik varlığı hasta etmesi başka ilginç bir konu. Hastalıkların, aşının, pastorize etmenin ve yeni metotların nasıl geliştiğini görüyorsunuz. Konusu bakımından çok özel ve ilginç olan bu ufak eser merak edenlere tavsiye ediyorum. 

8 Mayıs 2016 Pazar

Türklerin ve Moğolların Eski Dini



Türk Mitolojisini başlığı genel olarak artık sonlandığı için Türklerin İslamdan önceki Dini inançları üzerine okumaya başladım. Bu konu da Türk Mitolojisi gibi üzerine çok araştırma yapılmayan ve karanlıkta kalmış bir husus. Ayrıca bir çok karmaşa bulunmakta, Türklerin eski dini Şamanizm mi yoksa Gök Tengri inancı mı? Gibi soruları da okuduğum kitaplarda başlıca araştırma konusu olacak. 

Türk Mitolojisi başlığında Jean-Paul Roux'un Türk Mitolojisi kitabını geç bir zamanda okuduğum için bana bilgi bakımından az gelmişti. Bundan dolayı ana kaynakları okumadan bu sefer bu yazarı en önde okumanın daha iyi olacağını düşündüm. 

Konuyu altı ana başlık altında inceliyor yazar. Çeşitli araştırma yöntemlerinin verileri ile bize sunduğu din tarihine genel bir aktarımı var. Daha sonra hemen Şamanizm konusuna giriyor. Türklerin eski inanıcının şamanizm olduğu kanısı çoğunlukla yaygındır. Ama yanlış bir bilgidir. Şamanizm konusuna geniş olarak bu konudan sonra girecek olsam da kitaplarda geçtikçe de değineceğim. Şaman isminin genel kabule göre Tunguz kökenli olduğu ve Türklerin, Moğolların buna Kam dedikleri bilinmekte. Şamanizm bir inanç yerine bir aracı kurum, yazarda buna değinmiş. Gök Tengri, ruhlar ile normal insanlar arasında bir aracı. Bunun üzerine yaptığı ayinler, giyimleri, türleri, eşyaları üzerine duruluyor.

Türklerin eski dinini araştırırken çoğu uygulama ve inanç Türk Mitolojisinde gördüklerimizin aynısı olarak karşımıza çıkıyor. Bunun nedenlerinden biri eski çağ topluluklar için Mitoloji, din ile aynı şeyi oluşturması. Dinler daha sonra Mitolojilerden çıkarak daha kapsamı küçük özerk inançlar haline geliyorlar. Bundan dolayı Türk Mitolojisinden uzaklaşmak mümkün olmuyor. Yazarda bunu olguları incelerken, daha önce Mitolojide okuduğumuz bir çok konuyla karşımıza çıkıyor. Kitapta bazı konulara geniş yer verirken, bazı konulara çok az yer vererek geçmiş. Türk Mitolojisinde farklı yerlerde karşımıza çıkan konuları bir başlık altında toplayıp bize sunması bazı konular için güzel olmuş. Gök Tengri ve ongulara çok az yer verirken, vücut bulma (doğum) çok geniş şekilde işlemiş.

Kitapta özellikle not aldığım bazı hususlar onları da aktarmak isterim. Toplum yapısı zaman içinde ve yaşadığı bölgeye göre değişiyor. Fakat Türklerin tarih boyunca gösterdikleri karakter özelliklerinin bazıları değişmiş, bazıları yerlerinde kalmış, bazıları da şekil değiştirerek yaşamaya devam etmiş. Eski Türklerde (Hunlarda) insan öldürme, ırza geçme, şiddetli saldırı, hırsızlık toplum içinde suçlardan sayılırdı. Zinanın cezası hadım etmek sonra ikiye bölmektir. Oğuzlar zina  yapan kişiyi ağaca bağlayarak yada iki ata bağlayarak kol ve bacaklarını koparırlardı. Bu tür adalet ugulamaları bulunmakta. Daha bir çok kadınla ilgili uygulamaları olsada asılsız iffetine suçlama ve izinsiz bir kadının çadırına girme, bulunmada bu cezalar uygulanıyor.Arap kültürünün işin içine girmesi ile birlikte, yüksek kültür bozulmaya başlamış. Benim her zaman nedenini merak ettiğim bir husus var. Eski Türklerde savaşta ölmeyi büyük onur sayarken, hastalıktan ve yaşlılıktan yatakta ölmeyi büyük onursuzluk sayarlardı. Bu özelliğin şimdi değişmesi beni derinden üzer ve nedenini daha bulmuş değilim. Günümüzde eski geleneklerimizde bir çoğu farklı şekillerde devam etmekte. Bunu biz artık hayatımızın bir parçası, geleneğimiz ve dini bir görev gibi uygulamaya devam ettiriyoruz. Bunlardan bir tanesi de bir kişi öldükten sonra yog adı verilen yemek, şenlik düzenlenmesidir. Bu olay şekil değiştirerek günümüzde de devam etmiş. Biri öldüğü zaman arkasından helva ve yemek dağıtmak olarak sürmüştür. Çoğu zaman duyduğumuz 3,7,40 rakamları vardır. 3ler, 7ler, 40lar diyede geçer. Dinin içine şekilde değiştirerek girsede eski bir Türk geleneği ve inancıdır buda. Bu rakamlar Türkler için önemli ve bir kişi öldüğü zaman günümüzde nasıl 7sinde 40kında kuran okutup yemek veriyorsak, eski Türk inancında da yog uygulaması vardır. Türk kültürü öyle bir şeydir ki Türkler çeşitli dinler seçsede, çeşitli kültürlerden etkilense de, farklı coğrafyalara gitse de özelliğini her zaman muhafaza etmeye devam etmiş. Yazar Türklerin islam dinine geçtikten sonra bu inançlarını ve kültür öğelerini sürdürmelerini iki yüzlülük olarak değerlendirmekte.

Kitap Türklerin ve Moğolların eski inancını atlamak üzerine bir izlenim verse de genel olarak Moğollar üzerinde daha fazla durulmuş. Cengiz Han'dan ve o dönemdeki inançlardan bahsetmesi sıkça dikkatimi çekti. Belkide daha yakın tarih olduğu için olabilir. Moğolları anlatırken genel bir anlatım seçerken, Türkleri anlatırken boyları ve toplulukları Türklerden ayrı bir kolmuş gibi anlatmasıda başka durumlardan bir tanesi. Bir husus Türklerde vardı, şu gruplarda da vardı diye devam ediyor bazı yerlerde. Oysa ki bu bahsettiği isimlerin menşeyi artık bir netlik kazanmıştır tarih bilimi içinde. Bunun yanında bazı yerlerde kendi yorumunu belirtirken bir kaynakta belirtmiyor. Bu bazen belirgin olurken, bazende belirgin olmuyor. Dikkat ederek okunursa sorun olacağını sanmıyorum. Türklerin eski inançlarını merak edenlere başlangıç kitabı olarak tavsiye ederim.



17 Nisan 2016 Pazar

Okumadığınız İçin Teşekkürler



Kitabı geçen sene takip ettiğim bloglardan bir tanesinin önerisi ile listeme atmıştım. Anca okumak için fırsat bulup aldım. Yazar Hırvat olduğundan dolayı aslında bizim çevremize de yakın. Yugoslavya döneminde yaşamış sonrada parçalanmaya şahit olmuş. Kendisi savaş karşıtı tutumları ile de öne çıkmış. Zaten kitabı okuduğunuz bunu kendisi de dile getirmekte.

Kitap makaleler şeklinde oluşturulmuş bir eser. İçinde daha çok edebiyat dünyası ile ilgili yazılar bulunmakta. Dünyada gelişen edebiyat dünyasındaki olayları eleştirel, sorgulayıcı ve birazda hicivli şekilde yazmış. Bizimde arkadaşlar arasında bazen bahsettiğimiz günümüz romanları hakkında bazı şeylere yazarda örnekler vererek bahsediyor. Artık herkesin kolayca yazar olabileceğinin popüler kültürün bu alana fazlaca hakim olduğundan şikayetçi yazar. İyi bir edebiyat yapıtının bir yayıncı editörüne götürüldüğünde bu sebeplerden dolayı basılmayacağını söylüyor. İşin edebiyat yanının artık yok olduğunun ve kitabı bir bilgi kaynağı değilde bir meta haline getirdiklerinden şikayetçi.

Kitaptaki edebiyat ve kitaplar ile ilgili makaleler güzel olsa da diğer makaleler pek ilgimi çekmedi. Bazıların da sıkıldığım bile oldu. Kitap okuyan arkadaşlar ile sohbet ettiğimizde bizimde şikayetçi olduğumu ve konuştuğumuz konulara değiniyor. Bu konuda yalnız olmadığını fakat önünde de işin duramayacağını anladım ben. Kitap konusunda fazla bir şey diyemeyeceğim, benim alanımından farklı bir yerde. Tavsiye etmek konusunda da bir öneride bulunamayacağım. Ben beklediğimi tam bulamadım. Edebiyat eleştirisi, kitaplar hakkında yazılar okumak isteyenler bakabilir.

4 Nisan 2016 Pazartesi

İstanbul 1914-1923



İşgal altındaki İstanbul'un durumunu daha iyi anlayabilmek için bir ön araştırma yapmıştım. Bu kitabı orada listeye almıştım. İlk başta yazarın yabancı olduğunu düşündüm. Yazar hakkında araştırma yapınca kendisinin Türk olduğunu, İlber Ortaylı'nın da kendisini okumayı tavsiye ettiğini okuyunca merakım arttı. Aslında kitap 1914-1923 tarihleri arasında İstanbul'u anlatan makalelerden oluşan bir derleme. Derleyen kişininde makaleleri bulunmakta. Daha önce İstanbul'da İşgal Yılları günlüğü ile İstanbul'un İşgali araştırma kitabını incelemiştim. Orada gördüğüm tabloyu size de aktarmaya çalıştım. Bu kitap da aynı şekilde İstanbul'un durumunu anlatan makaleler bulunmakta.

Kitapta bulunan makalelerin tamamına yakını yabancılar tarafından yazılmış. Bir tanesi Sina Akşi tarafından. Bu çeşitli kişilerin yazdığı makaleler sayesinde farklı şekilde bu tarihler arasında İstanbul'a bakmaya imkan tanıyoruz. Bizi bir İstanbul turist rehberi eşliğinde o dönem ki İstanbul'u gezdiriyor bir makale. İstanbul'un 1.Dünya Harbi öncesi ve sonrası durumunu, genelde bizim tarihimizde savaşa girmemize neden olan iki Alman zırhlısının macerası geniş bir şekilde aktarılıyor. Mütareke İstanbul'unda mizah dergilerinin gözünden halkın yaşamına bakmamıza imkan tanıyor. Bunun yanında çeşitli yerlerden derlenerek oluşturulan makaleler ile Rumların gözünden o günkü olaylara ve İstanbul'a bakabiliyoruz. Aynı şekilde Türklerin gözünden başka derleme bir makale ile de Türklerin gözünden olaylara ve İstanbul'a bakıyoruz. Bu kadar karmaşa içinde kendilerinin hiç bir tarafta görmeyenlerde var. Osmanlı tebası olarak yaşan Yahudi cemaati gözünden ve o günün koşulları ile de bize ayrı bir bakış açısı sağlıyor. O günün en büyük olaylarından biri olan Rus göçü; Rusya da meydana gelen devrim sonunda Çarlık yanlısı kimselerin akın akın İstanbul'a dolması ile başlıyor. Bunların getirdikleri, yaşadıkları ve o günkü İstanbul hayatına etkileri bize aktarılıyor.

Bazı makalelerde yabacıların Ermenilere ve Rumlara karşı gösterdikleri ılımlı havayı katmaz isek bu makaleler çok farklı bir bakış açısı sunmuş. O günkü İstanbul'un nasıl olduğunu daha önce aktarmıştım. Bu kitaptakiler de aynı konulara değinmelerinden yanında farklı açılardan İstanbul'a bakmayı sağlıyor. Dilinin akıcı olması okumayı çok kolaylaştırmış. O dönemi merak edenler için önerebileceğim bir kitap. 

19 Mart 2016 Cumartesi

Kitap Çekilişi Sümer'e Yolculuk



Uzun süredir aklımda olan bir konu kitap çekilişi yapmak. Blog'un birinci yılında bunu yapmak istiyordum ama çeşitli sorunlar ortaya çıkınca her şey aksadı. Birde benim bazı şeyleri tamamlayıp öyle bu işi yapmak istiyordum ama bir türlü karar verememem ve yapmak istediklerimi yapamamam bu olayında ertelenmesine neden oldu. Neyse geç olsun güç olmasın. Kitabı belirtirken insanlara bir kapı açmasını düşündüğüm için Sümerliler üzerine bir kitabın hediyesini uygun gördüm.

Sümerliler MÖ 4000-2000 arasında Mezopotamya da yaşamış ilk yazıyı keşfeden ve büyük bir medeniyet kuran bir millet. Kendilerinin kurdukları yazı sistemi daha sonra etrafa yayılarak diğer kavimlerinde yazıyı kullanmalarını sağlamışlar. Bunun yanında her şeyi yazarak bize bir kavmin günlük hayatını, inanışını, yemek tariflerini, dini törenleri, devlet sistemlerini ve ekonomileri hakkında bilgiler bırakmışlar. Oluşturmuş oldukları mitoloji bir çok kavmi etkilemiş ve etkisi günümüzde bile devam etmektedir. Bir çok mitolojik inancın temeli Mezopotamya, Anadolu, Asya, Yunan karası, Arabistan gibi büyük bir alanı etkilemiştir. Bizi ilgilendirmesinin sebebi birincisi uygarlık tarihinin temelini atan bir kavimdir. İkinci ise Türkler ile aralarında bir bağlantı vardır. Bu bağlantı günümüzde tam çözülemese de bir yakınlığın, etkileşimin olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Bundan dolayı öğrenmemiz mühimdir. Bunları göz önüne alarak son Sümer Kraliçesi Muazzez İlmiye Çığ'ın bu kitabını seçtim.

Çekiliş şartlarına gelirsek; Birincil şart olarak blogu takibe almak. Diğer iki şık ise isteğe bağlı olarak sosyal medya üzerinden gerçekleştirilecek. İlk düşündüğümde blog takip etmeyi zorunlu şart olarak koymayı düşünmüştüm. Fakat herkesin blog hesabı olamadığı için bu zorunlu şartı yerine getiremeyecekleri aklıma geldi. Bundan dolayı blog takibi iki diğerleri bir çekiliş hakkın verecek size. İlk çekilişim olduğu için bazı hatalar, eksikler olabilir. Kargo ücreti kazanlara aitti, ptt kargo ile göndereceğim. Katılan herkese iyi şanslar.

Yardımlarından dolayı @Minlili'ye teşekkür ederim.



a Rafflecopter giveaway


Çekiliş sonuçlandı, kazanan arkadaşlar bana iletişim bilgilerini yollarlarsa kitaplarını en kısa zamanda göndereceğim. 


14 Mart 2016 Pazartesi

Tercüman - İsmail Gaspıralı 2




Kitabın birinci cildinde İsmail Gaspıralının hayatına değinmiş ve neler yapmak istediğini belirtmiştim. Burada da Tercüman gazetesine ve kitap hakkında değineceğim. Tercüman gazetesi Türk yayın hayatı içinde büyük önemi var. Çıktığı dönemler boyunca Fransadan, Azerbaycana, Osmanlıdan, Mısıra ve Rus topraklarında ki diğer Türk bölgelerine kadar ulaşabiliyordu. Okuyucu kitlesi giderek genişleyerek, Müslüman Türklerin bulunduğu çoğu yerden geniş haber veriyordu. Bunun yanında Türklere kendi haklarının savunması, okumaları gerektiği konusundaki yazıları gibi onları bilinçlendirecek yazılarda kaleme alıyordu. Rusya içinde Türklerin siyasi olarak aldıkları durum, Rusların baskıları ve çıkan kanunlar hakkında bir çok yazısı bulunmakta.

İlk olarak 1814'de yayınlanmaya başlayan Tercüman gazetesi bizzat ölünceye kadar İsmail Gaspıralı yönetti. 33 Yıl boyunca kesintisiz yayın hayatına devam etmiş ve büyük kitleleri bilinçlenmesine yardımcı oldu. Ölümünün ardından oğlu bir süre gazeteyi çıkarmaya devam etti. Gazete ilk çıktığında haftada 1, bazı yıllarda 2, 1906 yılında 3 defa, 1912 yılından ise her gün basılarak günlük gazete seviyesine geldi. Gazetenin yazılarının 2/3'ü İsmail Gaspıralı tarafından hazırlanıyor ve yazılıyordu. Gazetenin yanında ek sayfalar, kitap, broşür gibi neşriyatı ihmal etmedi. Kadınlar için ve çocuklar için gazete eki çıkarttı. 

Bu iki ciltlik kitapta 33 yıllık yayın hayatındaki Tercüman gazetesinin belli ve bulunabilen nüshaları bulunmakta. Bunlar; 1897,1903-1912 yılları arasındaki yayınların tamamı ve diğer yıllarda yayınlanan gazetelerin bazılarını içermekte. O günün şartlarını hem Osmanlı hemde Rusya toprakları üzerinde yaşan Türk toplulukları hakkında bir çok bilgiyi alacağınız bir kaynak. Rusların Türkleri asimile etmek için din,eğitim ve sosyal haklar konusunda yaptıklarını birinci elden öğrenebiliyorsunuz. İlk yayına başladığında gazete okumanın az olduğu bir devirde büyük bir başarı sağlaması aynı zamanda cahillik ile yapılan mücadeleyi de görüyorsunuz. Sadece cahil imamların eğitimine izin verilmesi, düzgün bir eğitim sisteminin olmaması, çocukların okuldan mezun olduklarında okumayı bile öğrenememeleri İsmail Gaspıralıyı bu alana da ilgilenmesini sağlanmış. Bu sayede kendisinin bulduğu öğrenme şeklini ilk önce kurs sonra okul haline getirerek büyük bir eğitim ateşi yaktı, bunu da büyük bir alana yaydı. Bu konuyu da  bir sonraki kitapta inceleyeceğiz.

O dönem Rus topraklarındaki Türklerin durumunu öğrenmek, Osmanlı hakkında bilgi almak ve o günün şartlarıyla yaptıkları bilinçlenme mücadelelerini görmek için önemli bir kaynak. İsmail Gaspıralı'nın bir ömürde verdiği mücadele bir çok meşalenin yeniden yanmasını sağladı Rus toprakları içinde. Tüm Türklere yaptığı ile sözleri ile bir hedef bırakarak gitti; Dilde, fikirde, işte birlik. Bu dönemi merak edenler bu mücadeleyi öğrenmek isteyenlere bu iki ciltlik kitabı tavsiye ederim. 

12 Mart 2016 Cumartesi

Genç Bilimadamına Mektuplar




İlk üniversiteyi kazandığımda yanımda bir tane kitap götürmüştüm. Tübitak yayınlarından çıkan genç bilim adamına öğütler adında bir kitaptı. O zamandan bu yana hep bilim insanı olmak istedim ama benim gibi bir insanın Türkiye şartlarında buraya ulaşması kolay olmuyor.

Bilim aslında dünya çapında çok önemli bir şey. Ülkemizde önem verilmese de herkesin bildiği gibi teknolojiden, tarihe, insanoğlunun tarihinden, güneş sistemine oradan evrene uzanan çok geniş bir alanı kapsar. Bunların hepsinin keşfedilmesi, bunlar hakkında yeni bilgilerin ortaya çıkması, yeni teknolojilerin üretilmesi hepsi bilim sayesinde olur. Bir toplumun bilimsel düşünebilme yetisi onları çok ileri götürür. Ne yazık ki ülkemizde eğitimli insanlardan tutunda, akademilere kadar bilimsel düşünme yeteneği genel olarak yok. Bu düşünme yeteneğinin olmaması büyük sorunlara neden oluyor. Bir konuyu ele alırken düşüce işleyişimiz düzgün ve sistemi olmuyor. Gerçeklere inanılacak yerde sözlere ve hurafelere inanmak artıyor. Yurtdışında insanlar bilim yapmak için akademiye girerken bizde daha çok kolay para kazanmak için girmeye çalışıyorlar. Bu konuda ülkemizde dert çok ve giderek geriye doğru yol alıyoruz.

Kitaba gelirsek; yazarın Biyoloji Profesörü olmasından dolayı tecrübelerini bu yönde bize aktarıyor. Kendi alanının karıncalar olması ayrıca karıncalar hakkında bir çok bilgi öğreniyorsunuz. Bilim dünyasında yol alırken nelerle karşılaşılacağını anlatarak bize bir yol harita çizmeye çalışmış. Kendi yaşadığı ülkeye göre bazı şeyleri değerlendirse de genel olarak dünyanın her yerinde bilim insanı olma yolunda karşılaşılacak şeyler. Türkiye deki şartları da ben içinde bulunduğum durumdan tecrübe edindiğim fikirlerimi söyleyeceğim. 

Bir bilim konusunda alıntı yaptık mı hep Albert Einstein aklıma gelir. Orta okuldan bu yana en sevdiğim bilim insanları arasında yer alıyor. Neyse, bir gün bir kadın Einstein'nın yanına gelir ve der ki "çocuğumu ileride iyi bir insan olmasını ve bilim ile ilgilenmesini istiyorum, hangi kitapları okumasını tavsiye edersiniz." Einstein ne der dersiniz, "Peri hikayeleri okutun." Bunun bir sebebi vardır. Bizim ülkemizde buna önem verilmese de hayal gücü bilim için temel taşlardan bir tanesi. Yine Einstein hayal gücünün bilgiden daha önemli olduğunu söyler. Yazarda aynı noktaya değinerek hayal gücünün büyük önemine değiniyor. Bilim bir hayalden üretim işidir çünkü. Ortaya bir hipotez atacağınız sırada edindiğiniz bilgiler ile resmen ortaya bir fikir atarsınız. Ondan sonra bu iş doğrumu değil mi diye üzerine araştırma yaparsınız. Hayal gücü eksikliğinin sonuçlarını görmek isterseniz bizim üniversitede sözde akademisyenlere bakmanız yeterlidir. 

Matematik sorunu genel olarak sıkıntı çıkarmasa da yinede genel seviyede bilmek gerekiyor. Yüksek matematik öğrenemediğiniz mühendislik, fizik ve matematik bölümlerinde akademik ilerleme sıkıntı yaratabilir. Diğer bir sıkıntılı yol ise bizim ülkemizde yabancı dil problemidir. Bunun aşmak içinde önceden yabancı dili halletmek en iyisi. Sadece okuduğunu anlamak değil makale yazabilmek, yurt dışındaki meslektaşların ile irtibata geçmek, uluslar arasın toplantılarda konuşmak ve dinleyebilecek seviyede İngilizceye sahip olmak önemli. Bana göre bir bilimsel düşünme mantığını oturtmak ve bunun üzerine bilgi sahibi olmakta da bir hayal gücü kadar önemli bir husus. Bir soruna yada fikre bilimsel yaklaşamayan bunu geliştirememiş insanlar yeteri kadar yol alamazlar. Bilim dünyasında aslında iletişim ve birlikte çalışmak faydalı bir konu. Türkiye de ne yazık ki bu pek mümkün olmuyor. Yurt dışında önem verilen konulardan bir tanesi. Bilim adamı olma yolunda ilerlerken bir akıl hocanızın olması, o yollardan daha önce geçmiş, sizi fikirleri, deneyimleri ile destekleyecek bir akıl hocanızın olması önemli. Farklı bölümlerden, farklı anabilim dallarında ve farklı konularda çalışanlar ile sohbet etmek, arkadaşlık etmekte bilim kariyeri açısından size farklı ufuklar açabilecek bir etken. Hem çevrenizi genişlerken hemde ortak bir çalışma konusu bulma, ilginizi çeken bir konu ile ilgilenme imkanınız ortaya çıkabilir. Yabancı üniversitelerde yemekleri insanlar karma şekilde oturarak yerler. Bu sayede farklı bilim insanları ile sohbet etmek ve tanışmak için fırsat yaratmak isterler. Bunun yanında her hafta yapılan zorunlu katılımlı seminerler düzenlerler. Böylelikle hem insanlara yeni fikirler edinmelerini sağlamak hemde insanların yaptıkları çalışmaları diğer bilim insanlarına aktarması sağlamaktadır.

Yazar tecrübelerinden yararlanarak daha bir çok konuda tavsiyelerde bulunuyor kitapta. Bilim insanı olmak isteyenler, bilime meraklı olanlar için tavsiye edeceğim bir kitap. 

8 Mart 2016 Salı

CNR Kitap Fuarı 2016



Geçen sene İstanbul'da yapılan Tüyap kitap fuarına gitmiştim ve oradaki tepkimi şu yazı ile belirtmiştim. Bu senede bizim ukitap sitesinden arkadaşlar ile buluşup hem sohbet hemde kitapçılar ile sahafları gezeriz diye sözleştik. Geçen cumartesi günüde gelen arkadaşlar ile buluştuk ve çok güzel bir gün geçirdik. Kitap okuyan insanlarla bir araya gelmek ve sohbet etmek çok keyifli oluyor.

Fuara gelirsek neden İstanbul'da yılda iki kere kitap fuarı oluyor sorusu aslında ne İstanbul'un metropol olmasından nede kültürel olarak aktif olmasından kaynaklanıyor. İş tamamen siyasi bir alt yapıya sahip. Zaten fuara giden arkadaşlar bunun sonuçlarını iki yönlü olarak göreceklerdir. Daha önce CNR Kitap Fuarına giden arkadaşlar pek keyifli bir fuar olmuyor demişlerdi. Bizde gittiğimizde gün boyu fuar çok sakindi. Tüyap'a ilk hafta hafta sonu gidildi mi ne halde olduğunu gidenler biliyordur. İkisi arasında dağlar kadar fark var bu bakımdan. Geçen sene yaşanan bazı olaylar neticesinde bazı yayınevileri bu sene gelmeme kararı aldıkları için ilginin de düşük olmasının başka bir sebebi. Tüyap'ın o kalabalığına, yazarlara, yayın evlerini gören insanlara bu fuar çok boş gelecektir. Orada başka dikkatimi çeken nokta ise gelen ziyaretçilerdi. Tüyap da biz sıklıkla ellerinde poşetler dolu olan, valizler, pazar arabaları ile gelip bunları dolduran insanlara çok rastlıyorduk. Bu fuarda katılımcılar bu bakımdan sönük geldi bana. 

Fuarda her zaman ki gibi pek bir indirim yoktu. Hatta bazı yayın evleri indirimleri düşürmüşler Tüyap'a göre. Yeditepe yayıncılık bazı kitapları 7-5 TL fiyat etiketi ile bir stant oluşturmuş. Buradan listemde olan kitaplardan aldım. Ötüken sanırım benim gezdiklerim arasında özel yayıncı olarak en fazla indirim yapan yayın evi %35. Tübitak zaten klasik %10 indirim yapıyor. Benim için en önemli olan TTK idi. Bu fuara daha çok kitap çeşitliliği ile katılmışlar %50 indirim. Bende tabi kaçırmadım bu fırsatı. Bundan başka diğer baktığım yayıncıların indirimleri gerçekten çok komik kaçıyordu. Hele ki sanal kitapçıların şu günlerde bahar kampanyası yaptığı günlerde bu tür indirimler onlara göre komik. Sahaf kısmından aslında baya bir umudum vardı bu fuar. Tüyap da sahafları gezememiştim. Burada bazı yayın evlerinin olmamasından dolayı genel olarak sahaf listesi çıkararak gittim. Ama ne yazık ki listemdeki hiç bir kitabı bulamadım. Sahaflar daha çok popüler kitaplar getirmişler fuara. Bunun yanında yinede Atlas Sahaftan güzel indirimli kitaplar aldım. Bizim grupta gelen arkadaşlar çok güzel aradıkları kitapları 5-10 TL buldular. Atlas sahafta hatta @Minlili ile karşılatık :) Daha sonra oturup sohbet edemedik fakat. Hiç kitap bulamamış halim bu işte :) En alttaki 2 kitap Bahaeddin Ögel'in Hun tarihi kitapları. Baskısı yoktu sonunda TTK bastı bende hemen aldım. Bekleyenler kaçırmasınlar sonra ne zaman basılır Allah bilir. Pembe 4 ciltlik kitap seti yine TTK'dan Kurtuluş Savaşı Günlüğü bunu da ilerleyen günlerde size tanıtacağım. Diğerleri seçiliyor zaten resimlerden. Tübitak dan iki kitap aldım diğerlerini sahaftan buldum. 

Büyük yayıncıların katılmaması, katılımların az olması aslında bizim işimize geldi. Bir arkadaşa sahafta satış yapmasına yardım ettim. Bizim arkadaşlar ile çok güzel sohbetler ettik, hep beraber kitapçıları ve sahafları gezdik. Kitap hakkında ve bir çok konuda uzunca süre sohbet ettik. Kitapçıların başında ve sahaflarda uzun uzun dolaşıp konuştuk. Bu bakımdan bizim için güzel oldu. Genel olarak fuar sönük geldi yukarıda bahsettiğim durumlardan. Yayıncılar olmasa da sahaflar için gidilebilecek bir fuar.



7 Mart 2016 Pazartesi

Türk Kozmolojisine Giriş




Size ilk olarak biraz kitaptan bahsetmek istiyorum. Kitap yazarın Türk Kozmolojisi üzerine yazdığı makalelerin bir araya getirilmesi ile oluşturulmuş bir eser. Tam bir bilimsel kaynak. Hep size burada yakınıyorum ya bu nasıl bilimsel kitap, kaynaklar verilmemiş diye. İşte bu kitabı okuduğunuzda bilimsel bir kitap nasıl olur görüyorsunuz. Gerçi bu yazılar kitap için hazırlanmamış, makale için hazırlanmış olduğu için bu kadar kaynaklara ve dipnotlar verilmiş. Bu kadar dipnot ve kaynağın yayınlanırken kağıt tasarrufu yapacağız diye kesilmemesi ise yayınevinin bilinçli bir davranışı. Tebrik ettim kendilerini hem bu şekilde basmalarından hemde böyle bir eseri oluşturmalarından dolayı. Kitap makalelerden oluştuğu için bilimsel olarak anlatımı son noktada. Bundan dolayı okuyacak kişilerin belli bir seviyede Türk tarihi ve mitolojisi bilmesinden fayda var diye düşünüyorum. Çünkü yazar daha önce belki hiç duymadığınız Türk devletlerinden (Çu Hanedanlığı) ve bunların getirdiği düşüncelerden (bir birine zıt, fakat bir birini tamamlayan evren anlayışı)  bahsetmekte. Bunların anlanması ve kafanızda belli bir yere konması için belli bir birikim olması gerektiğini düşünüyorum.

Mitoloji insanların evreni, doğayı anlama biçimlerini ve kültürlerini yansımasını içerir. Kainatın anlamdırılmasını gök ve yere yansımasını kozmoloji olarak ifade edilebilir. Bu yansıma ilk zamanlar simgesel olarak var olmuş. Çu Hanedanlığından (MÖ 1059-249) Çin içlerine gelen ve Türk olduğu belirlenmiş bir hanedanlık. Bu hanedanlığın getirdiği  düşünce kainatın tüm yansımasını gök ve yer-su (yeryüzü) temsil ettiği birbirine zıt, fakat birbirini tamamlayan ikili evrensel nefesten oluştuğu kabul eden sistem. Bizim şuan ying-yang olarak bildiğimiz sistemi yazar kaynakları ile Çu hanedanlığının Çin topraklarına getirdiğini söylüyor. Çular bu anlayışlarını ana vatanları olan Orta Asyadan getirmişler. Bu arada belirtelim, aslında Çin içlerine gelip hanedalıklar kurmuş Türk boyları bulunmakta. Bunlar zaman içinde Çinleşip bizim Çin tarihinde hanedanları olarak bildiğimiz ufak devletlerden birkaçı haline gelmişler. Hep merak ettim Çin'i birleştiren hükümdar acaba bizden miydi? Bununda cevabını önümüzdeki sene araştıracağım, yazarın kaynak aldığı, Çuları ve Çin içindeki diğer Türk varlıklarını anlatan kitaba zor olsa da eriştim.

Çuların getirdiği bu inanç şekilleri daha sonra Hunlarda ve Göktürklerde devam ediyor. Çuların getirdiği bu evrensellik düşüncesine ait terimlerin çoğu Türkçe karşılığının olması, aynı kavramların Türkçede de olduğunu kanıtdı. Çu ayinlerini Çin'e getiren sülalenin kurucusu, Çin'in batısından gelen fatih Wu (MÖ 1100). Biz burada kişilerin ve boyların gerçek isimlerini bilmediğimiz için, Çin dilinin Türkçeden farklı olması nedeniyle bu adların gerçekte Türkçe ne olduğunu tespit edemiyoruz. Bundan dolayı tarih içinde Çincede geçen isimleri ile adlandırılıyor. Ayinler, kozmogonik yasalar, her tanrıya veya ruha atfedilen yerde ve simgelerle yapılıyordu. Bu anlayış merkeziyetçi devlet dini tarzında. Gök tanrı hükümdarın atası sayılmasıyla, merkeziyetçi devlet dini kozmolojik bir açıklama bulmuş.

Çu hanedalığı döneminde savaş eğitimi veren bir saray okulunun bulunduğu tespit edildi. Bu okulda hükümdar ve ihyar alpler, hükümdarın oğullarını yetiştirirdi. Devletin oğulları denen genellikle Çu'lara bağlı beylerin oğulları olan genç alpler silah kullanmayı, ok atmayı ve diğer savaş becerilerini öğreniyorlardı. Buda demektir ki o dönemde Türk boyları artık sistemli bir hale gelmiş. Yani Hunlar başlangıç değil.

Kitapta daha bahsedilecek bir çok şey var. Bunları da yazarın diğer kitabına sakladım. Orada daha ayrıntılı ve karşılaştırmalı olarak anlatmış. Yalnız okuyuculara şunu anlamalarını istiyorum. Türk kültüründen gelen Mitoloji ve gelenekler çok eski çağlarda meydana gelmiş ve günümüzde de devam etmekte. Bunların ne dinle nede diğer milletlerden etkilenme ile geçmiş değil. Bu tür geçişlerde mevcut olsa da kemik diye bahsedebileceğimiz ana ögeler Türklerin yıllar içinde oluşturdukları kültürlerinden ve tarihlerinden gelmiştir. Bu tür konulara meraklı olan arkadaşlara kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum. Kitabın ne yazık ki baskısı yok. Sahaflarda aramanız gerekiyor. Nadir bulunan eserlerden, fakat yazarın diğer kitaplarını da şimdiden edinin diyorum. Sanat tarihi okuyanlar varsa, ayrıca bu konuya meraklı olanlar onlar içinde çok faydalı olacaktır.

22 Şubat 2016 Pazartesi

Malta Sürgünleri




Türk tarihi içinde Malta Sürgünü olayı karanlıkta kalan hususlardan bir tanesiydi. Bu çalışma ile bu konu güzel bir çalışma ile kaynak olabilecek seviyede bir yayın ile sonuçlandı. Malta Sürgü olayı Padişah'ın ve Mebusan Meclisinin 1.Dünya Harbi yenilgisinin sonuçları nedeniyle İttihat ve Terakki partisi için başlattığı bir cadı avıdır. Buna Rumların ve Ermenilerin işe dahil olması ve İngiltere'nin Türklerden intikam alma duyguları da girince ortaya haksız, hukuksuz bir olay zinciri oluşuyor.

1.Dünya Harbinin bitiminden sonra Osmanlı İmparatorluğu mütareke imzalanması ister itilaf devletleri ile. Mondros Mütarekesinin imzalanması ile artık Osmanlı İmparatorluğu toprakları içinde bir av başlar. Savaşın yenilgisinin sebebini ittihaçılarda arayan yeni hükumet ve Padişah bu kişilerin derhal tutuklanmasını ister. İngiltere de Türklerin çeşitli suçlardan üst düzeyde bulunan kişilerin tutuklanması için işe koyulur. İç işlerinin hazırladığı bir liste ile ilk tutuklamalar başlar. Daha sonra İngiliz tarafı öyle bir liste hazırlama gayreti içine girer. Listeleri başka listeler izler. Bunlar arasında İttihaçılar, mütarekeye direnen kişiler, iftira atılanlar, Ermeni göçünü uygulayanlar hatta Mustafa Kemal Paşa, Kazım Paşa ve İsmet Paşalar dahi bu listelerin içinde vardır. Son Mebusan Meclisinin seçimlerinin Anadolu da olmasını isteyen Mustafa Kemal Paşa, İngilizler tarafından durdurulacağını düşünmektedir. Fakat bunu silah arkadaşlarına kabul ettiremez. Ortak bir karar ile Meclisin İstanbul da toplanmasına, fakat burada güçlü bir Müdefa-i Hukuk cephesi oluşturulması düşünülür. Bunun çalışılır ve yoğun olarak bir cephe oluşturulur mecliste. Mustafa Kemal Paşa Meclisin İstanbul da İngilizler tarafından engelleneceği düşüncesinden vazgeçmez. Birkaç kez Rauf Orbay'a gelmesi için telgraf çeker. Rauf Orbay aynı düşüncede değildir, gerçi bunu hatıralarında farklı şekilde anlatsa da aynı yerde bulunan çeşitli kişilerin hatıraları farklı anlatmakta. Kitapta bunu irdelenmiş. En sonunda olan olur. İngilizler Mebusan Meclisini basar ve buradaki mebusları tutuklayıp Malta adasına gönderirler. Bu tutuklamalar üzerine Mustafa Kemal Paşa'da daha önce izlettiği İngilizleri tutuklatır. Bu tutuklu İngilizler Malta sürgünlerinin tek umudu haline gelir ileride.

Kitapta bir başlıkta Osmanlı hükumeti ile Almayan Devletinin karşılaştırıldığı bir yer var. İki devlette 1.Dünya Harbini kaybetmiş olsa da hukuk düzenleri bakımından nasıl işlediklerini gözler önüne seriyor. İngiltere Osmanlı topraklarında istedikleri gibi hareket ederken. Almanya da bulunan ittihatçıları tutuklamak için girişimde dahi bulunamıyorlar. Orada hareket alanları Osmanlı topraklarındaki gibi sınırsız ve kendi sömürgelerindeki gibi değil, Alman Devletinin hukukuna bağlı olarak devam ediyor.

Malta sürgünleri bir çok yoldan İngilizlere ne suçları olduğunu ve neden tutuklandıklarını sormuş. Burada yazar İngiliz belgelerinden bu başvuruları ve İngilizlerin bunlara verdikleri yanıtlar ve notları güzel şekilde ortaya çıkarmış. Burada insanların kişiliklerini daha iyi analiz etmekte mümkün. Bu bakımdan bu başvurular, mektuplar ve protestolar önemli. Malta Sürgünleri içinde bulunan Ziya Gökalp ise İngilizlere hiç bir şekilde başvuruda bulunmamış. Kitapta kendi ailesi ile yaptığı mektupları bulunan Ziya Gökalp'in fikir ve ruhi durumunu yakından görebiliyoruz. Daha önce Ziya Gökalp'in Malta mektuplarını külliyatı içinde okumuştum. Ziya Gökalp Malta adasındaki zamanın da oranın havasını değiştirmiş. Bir felsefe ve düşünce okulu hale getirmiştir. Zaman zaman adadan kaçanlar olmuş. Ama en sonunda Ankara hükumetinin ısrarı ve takibi ile Malta adasında hapis bulunanları bir değişim anlaşması ile özgürlüklerine kavuşmuşlar.

Malta Sürgünleri konsun da kitap tek örnek oluşturmakta. Arşiv, hatıralar ve ingiliz arşivleri kullanılarak hazırlanmış. İngilizlerin bir biri arasındaki yazışmalara dahi erişilip değinilmiş konular hakkında. Malta Sürgünleri konusunda bilgi sahibi olmak isteyenlerin okuyabileceği bir eser. Aynı şekilde Osmanlı İmparatorluğunun artık son dönemlerinin nasıl bir halde olduğunu görmek içinde ayrı bir kaynak. Kitabın dili  akıcı ve sade. Bu konular hakkında bilgi almak isteyen ve merak edenlere tavsiye edeceğim bir eser.

15 Şubat 2016 Pazartesi

Mondros'tan İstanbul'a



Daha önce kitap  araştırması yaparken Orhan Çekiç kitapları karşıma çıkmıştı. Bunları okuma planı içine eklemiştim. Daha sonra içeriğini inceleyince, anlatımından kaynak göstermediği için listeden tüm kitaplarını çıkardım. Kütüphanede görünce maden burada var okuyup, inceleyeyim ve burada da paylaşayım istedim. 

Bir çok kişi belki fazla kaynaklara dikkat ettiğimi düşünebilir. Bir çok okurda benim gibi her detayına kadar akademik olarak okumuyor. Tarih konusu ne yazık ki ülkemizde siyasi bir alet olmuş, bilimden ve gerçeklerden uzaklaştıran var. Bundan dolayı bir konu yazılırken kaynakların belirtilmesi çok önemli. Bazı yayıncılarda artık cahilliklerinden mi bilemiyorum, kağıt israfı olmasın diye kaynakları ve dipnotları basmıyorlar. Bu gibi hususlardan dolayı bende okuduğum tarih kitaplarının kaynaklarının olmasına özen gösteriyorum. Sonuçta roman okumuyoruz.

Kitap Mondros Mütarekesine Osmanlı İmparatorluğunun nasıl ulaştığını anlatıyor. Burada Mustafa Kemal Atatürk'ün ayak izlerini takip ederek konuyu takip ediyor.  1. Dünya Harbinin son yıllarında gerçekleşen olaylara kısaca değinerek. Doğu cephesindeki olaylara ve Mustafa Kemal Atatürtk'ün bulunduğu cephelere daha fazla yer vererek geniş şekilde durumu anlatıyor. Aslında kitabın tarih anlatımı konusunda bir yanlış gözüme takılmadı. Ama bir yerden birisinin söylediği cümle söylendiğinde acaba bu cümle nereden alınmış ortada yok. Aynı bir olay anlatıldığında bunu kim anlatmış onunda kaynağı yok.

Mustafa Kemal Paşanın Doğu Cephesindeki savaşları, Velihat Vahidettin ile Almanya gezisi, Karlbad'a geçişi, tekrar İstanbul'a gelip Mebusan Meclisine girmek için yaptığı çalışmaları ve İstanbul'daki yürüttüğü çalışmaları, Mondros Mütarekesinin hangi şartlar altında ve nasıl imzalandığı konularına değiniyor. Takip edenler hatırlayacaktır bu konularla ilgili kaynak kitapları burada sizlere tanıtmıştım. Bu kitaplarda geçen bir konuşmayı bile ne yazık ki yazar kaynak göstermemiş.

Kitapta konular detaylı anlatılıyor ama hikaye gibi anlatılıyor. Olaylar oluyor, gizli telgraflar çekiliyor, haberler gönderiliyor, raporlar yazılıyor. Bunların hiç birine kaynak gösterilmemiş. Mesela Muş, Bitlis'in alınmasına giderken yolda subayları soyan köylüleri yakalayıp askeri mahkeme kararı ile idam ediliyor. Bunun kaynağını merak ettim nerede ama işte yok. Kitabı tavsiye etsem mi etmesem mi diye çok düşündüm. Kanaatim Lise ve altı seviye için ve daha ilk defa konuya giriş yapacaklar için uygun. Daha üst bir eğitim seviyesi ve konuyu daha detaylı ve bilimsel okuyacaklar için tavsiye edemeyeceğim.

9 Şubat 2016 Salı

Yaralı Payitaht İstanbul'un İşgali



Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerini yaşadığı bir zamanda her şey gibi başkentinin de artık yıkılmaya yüz tuttuğu görülmekte. Parasızlık ve düzensizlik, savaş sonrası çıkan bir çok sorunlarla birlikte İstanbul'un işgal edilmesiyle her şey kat be kat dahada karmaşık ve düzensiz bir hal almış. Bize hayallerde uyandırılan mistik ve güzel tarihi bir İstanbul yerine karanlık, güvensiz ve çürümekte olan bir şehir gerçeği ortaya çıkıyor. 

İstanbul şimdi olduğu gibi o zamanda kültür bakımından çeşitli zümreleri barındıran bir şehir. Her türlü insan, her eğitim seviyesinden ve her milletten insan bulunmakta. Bir imparatorluk başkenti olmasından dolayı bu daha da fazla öne çıkmakta. 1. Dünya Harbinin kaybı ve İstanbul'un işgali ile birlikte çöken bir imparatorluğun içindeki insanlarda onlarla birlikte çöküntüye gidiyor. Kanunsuzluğun, fuhuşun, çetelerin kol gezdiği; Rum ve Ermeni azınlıkların ve onların oluşturduğu çetelerin rahat rahat her şeyi yaptıkları; pisliğin ve farelerin yaşadığı bir şehir haline gelmiş. Sosyal hayatın çökmesi ile birlikte çocukların ve kadınların durumundaki kötülük, fırsatçıların, hırsızların, kumarbazların ve her türlü suçun ortaya çıkmasına neden olmuş.

Bunların yanında 1.Dünya Harbinin kaybedenlerin İttihat ve Terakki üyelerinin olduğu düşüncesi ile hem Osmanlı yönetiminde hemde İtilaf Devletleri işgal güçlerinde bir kampanya başlatıldı. Ermeni tehciri, azınlıklara yapılan haksızlıklar gibi konularında su yüzüne çıkarıp, Milli Direnişe yardım etmek gibi suçlardan bir çok idamlar ve tutuklanmalar yapıldı. Yazar bu suç unsurunu kitapta geniş ve güzel bir şekilde açıklıyor. Bu olaylar sonucunda hapse girenler, idam edilenler, sürgün edilen bir çok vatanını seven insan bulunmakta.

Kitapta İstanbul'un durumu bir çok bakımdan ele alınıyor. Ekonomik, sağlık, sosyal yaşam, suç unsuru, çocukların ve kadınların durumu, yardım örgütlerinin çalışmaları gibi geniş bir açıdan işgal İstanbul'una bakılıyor. Anadolu oluşan direnişe İstanbul içinden yardım eden gizli örgütlere de yazar değiniyor. Daha önce tanıttığım İstanbul'da İşgal Yıllarında günlüğünden sonra bu kitapta 5 yıllık işgal altında kalan bir şehrin durumunu bize anlatmakta.

Bizim tarih araştırmalarındaki en büyük sorun sahte hatıratlar, bilinçli yazılmış hatıratlar, değiştirilmiş veriler ve yanlı kimselerin hatıralarının geniş çaplı araştırılmadan direk olarak araştırma içinde yer verilmesidir. Oysaki bir bilimde sayısal yada sosyal olsun kaynağın doğruluğu bir çok deneme ile sorgulanmalıdır. Sayısal bilimlerde bu deneylerin tekrarlanabilirliği ile sağlanırken. Tarih gibi sosyal bilimlerde belgenin gerçekliği, yazan kişinin araştırılması önemlidir. Bundan dolayı araştırmalarda titiz davranmak ve belgenin gerçekliğini sorgulamak önemli. Bunu bu kadar yazmamın nedeni yazar bazı şüpheli kişileri ve romanı kaynak olarak gösterdiği için.

İşgal altındaki İstanbul'un durumunu bize anlatan fazla bir eser yok. Bundan dolayı bu eseri merak edenlere okumalarını öneririm. O zaman anlayacaksınız ki durumumuzun güllük gülistanlık değil çok karanlık bir tablo oluşturduğunu. Kitapları okurken artık iyice kaynaklara dikkat etmeye başladım. Tabi gözümden kaçanlar ve unuttuklarım oluyordur. Ama bir iddia ortaya atıyorsa yada bir alıntı yapıyorsa kaynaklara direk bakıyorum. Normal okuyucu için belki çok önemli olmasa da anlatılan konuların doğrulu konusunda bizim için önemli olduğu için dikkat ediyorum. Size de  zaman zaman belirtiyorum. Bu konuda rahatsız oluyorsanız da belirtirseniz sevinirim. 

3 Şubat 2016 Çarşamba

Genç Atatürk




Mustafa Kemal Atatürk'ün gençlik hayatını okumak için araştırmalarım sırasında karşıma çıkan bu kitabı hemen edindim. Tabi okuma sırasında hemen bitirmek yerine uzun sürede okudum. Savaş konusunda aslında uzun bir tarihimiz olsa da bizim tarih bilimi içinde Savaş Tarihi pek gelişmiş bir konu değil. Tarihimiz içindeki savaşları anlatırken bunlar genellikle sadece iki ordunun rakamları verilip geçiştiriliyor. Orduların teknik teçhizatları, savaş taktikleri, iaşe, komutanların becerileri ve taktik anlayışları, savaş haritaları gibi hususlara hiç değinilmiyor. Savaş Tarihi konusunda bu bakımdan geri olduğumuzu düşünüyorum. Bu kitapta Mustafa Kemal Paşa'nın bir asker olarak nasıl bir niteliklere sahip olduğu üzerine yapılan bir araştırma. 

Atatürk'ün ilk askeri okula girmesinden Kurtuluş Savaşının son safhasına kadar kısmı inceleyen yazar. Burada Atatürk'ü anlamak için bir çok kaynaktan yararlanmış. Kitap gerçekten kaynak olarak çok geniş. Ben üç sayfa kayak notu aldım sadece. Yazar Mustafa Kemal'in özel mektupları, günlükleri, savaş raporları, konuşmalarını, emirlerini ve askeri yayınlarını incelemiş. Bunun içinde geniş bir araştırma yapmış. Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Dairesi (ATASE), Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü (TİTE), Başbakanlık Cumhuriyet Arşivleri (BCA), Cumhurbaşkanlığı Atatürk Arşivi (CAA), Başbakanlık Osmanlı Arşivleri (BOA) ve Anıtkabir, hatıratlar, yayınlar, araştırmalar, yabancı kaynaklardan yararlanarak hazırlamış. Bu bakımdan çok geniş bir araştırmanın ürünü bu eser ortaya çıkmış.

Mustafa Kemal Paşa'nın Çanakkale de, 1. Dünya Harbinde komutanlarına ve yöneticilere karşı itirazlarda bulunmasını yazar kendisini beğenmiş olduğundan demiş. Ama bu olaylar içinde Mustafa Kemal'in dediği gibi olduğunu da söylemiş. Savaş konularını incelediğinizde öngörüsünün ve bilgisinin ne kadar olduğunu bu konuda görebiliyorsunuz. Kitapta bir kaç yerde olumsuz eleştiriler var. Bunların kaynaklarına baktığımda Halide Edip Adıvar ve Andrew Mango'nun kitabı gösteriliyor. Bu iki kitapta gösterilen yerleri okuma fırsatım olmadı. Fakat Halide Edip Adıvar'ın yurt dışında yayınlanan hatıralarında bu tür yazıların olduğu biliniyor. Andrew Mango'nun kitabını da ileride incelemeyi düşünüyorum. Fakat Andrew Mango'nun kendi isteği ile yaptığı bir araştırma değil de Türkiye Cumhuriyetinin isteği ile yazılmış bir kitap. Yinede okuma listemde bulunmakta, zaman ve merak konusu devam ettikçe okuyacağım. Savaş ortamında ve Mecliste meydana gelen olayları yazarın anlatış şekli bizden farklı.

Kitabı Mustafa Kemal Atatürk'ün askerlik yönünü daha iyi görmek için okunması gereken bir eser. Savaş ortamındaki öngürüsü, diğer paşalar ile yaptığı çalışmalar, kongreler ve meclisin işleri gibi konuları nasıl idare edildiğini göreceksiniz. Savaş tarihi ve komutanlar konusunda hemen bizim hemde yabancıları inceleyen yayınlar ileride umarım daha fazla olur. Sadece sözde ifade ettiğimiz Atatürk'ün askerlik yönünü inceleyen bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.






27 Ocak 2016 Çarşamba

Ölü Filozoflar Kahvesi




Bu sefer biraz farklı bir yazı yazacağım. İki ayda bir İstanbul da gerçekleştirdiğimiz  kitap buluşmalarımız var. Geçen cumartesi günü Taksim de yine bir buluşmada Aslıhan pasajına sahaflara uğradık ve baya bir vakit geçirdik. Hatta planım oraya girdiğimizde bir tane resim atmak istiyordum ama sosyal kanal üzerinden tabi ben kapıdan girince bunların hepsi uçup gitti. Kitaplara bakarken çok çok eski, yıpranmış su almış ve küflenmiş bir kitaba rastladım. Ama ben kitabı böyle görmedim tabi, eski bir dostu görmüş gibi hemen satın aldım. Zaten bu durumundan dolayı fazla bir şey istemedi satıcı ama o kadarda etmez aslında. Neyse, daha önce hakkımda adlı kendim için yazdığım yazıda çok geç okumaya başladığımı belirtmiştim. O zaman bulabildiğim kitapları okuyordum ve elime kütüphaneden bu kitap geçti. Nasıl geçti ve ben bu kitabı aldım hatırlamıyorum ama iyi ki almışım diyorum şimdi. Yıl 2003 ve ben felsefenin Lisede sadece hocasını hatırladığım bir ders. Okuma eylemine başladığım zaman, daha önce de o tarihten beri okuduğum her kitabı not aldığımdan bahsetmiştim, o yıl okuduğum 5. kitap. O yıl bu kitabı okuduğumda bende çok farklı bir tat bırakmıştı. Hayatım boyunca Ölü Filozoflar Kahvesi gibi nitelikli bir tartışmaların olduğu bir yer aradım ama ne yazık ki daha bulamadım. Benim için kutsal kase miti gibi bir şey oldu.

Kitaba gelirsek gerçek bir olaydan meydana gelmiş bir eser. Bir çocuk (Dino-Nora) ile felsefe profesörü (Vittorio Hösne) arasındaki mektuplaşmadan ortaya çıkmış çok güzel bir kitap. Felsefe bizim toplumumuzda ne yazık ki çok değer verilen bir konu değil. Felsefe yapma gibi olumsuz söylemeler ve dinsiz gibi yakıştırmalara kadar giden bağnazlıklar mevcut. Oysa ki kitapta bir bölümde geçtiği gibi çocukların etrafı algılamak için saf ve meraklı soruları bilimin en temel sorularını oluşturur. Bunun için Albert Einstein bir sözü vardır, sözü bire bir hatırlamıyorum, "bilim için en basit soru, bir çocukğun  Neden sorusudur" der. Bende orta okulda bunu öğrendiğimde hep bu soru üzerinden ilk soruyu sormuşumdur, Neden? Ama bizim eğitim sistemimiz buna müsait değil ne yazık ki, Üniversitede bile. Bende çok geniş bir felsefe konusuna hakim değilim. Fakat bilim ve düşünce konusunda felsefenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu bakımdan bizim toplumumuzda ve bilimde hep eksiklik var. Çünkü her şey düşünce ile başlar. Bilim felsefesi de siz hipotezi ortaya atmadan önce düşündüğünüz, tartıştığınız sonra hipotezi ortaya atarak bunu kanıtlama yollarına gittiğiniz bir yolun ilk adımını atar. Düşüncenin olmadığı, ezberin oluştuğu bir bilim (artık ne kadarı bilim ise) ortaya çıkmış olur. İşte bizim eğitim kurumlarımızda her zaman ezberin ön plana çıktığı bir yer olduğundan buradan çıkan her insan ne yazık ki eksik kalıyor. Ancak kendini geliştirenler bunu anlayabiliyor.

Kitapta bir çok bilginin, düşünürün isimleri ile birlikte fikir akımlarının isimleri de geçmekte. Bunların hoş bir şekilde azıcık size tattırarak tanıyor. Farklı zamanda ortaya çıkmış bu düşünürleri bir yer de toplanması, kendi fikirleri üzerinde tartışmalara girmesi çok hoş tasarlanmış. Aslında tasarlanma değil ama Profesör ve Nora arasındaki saf sohbet bunu o yola sokmuş. Bu kadar felsefenin içinde olmasına karşın dilinin çok sade ve akıcı olması daha da güzel. Zaten bir çocuk ile yapılan yazışmanın yanında, felsefeyi tanıtmak amaçlı yayınlanmış mektuplar. Aynı şekilde Sofinin Dünyası gibi, gerçi onuda okumadığımı utanarak itiraf ediyorum burada. Okumanızı ısrarla tavsiye ederim. Kitabın bu yayından baskısı olmasa da yeniden Koridor Yayınları tarafından basılmış. Arayanlar için bir gün Ölü Filozoflar Kahvesinde buluşmak dileğiyle...

20 Ocak 2016 Çarşamba

Geyikli Park



Sunay Akın televizyon programlarında ve kendi gösterilerinde seyretmeyi sevsem de bu güne kadar hiç bir kitabını okumamıştım. Geçen sene aldığım bir karar ile okuma listeme okumadığım yazarlar kısmı ekleyerek artık bu açığı kapatmaya çalışıyorum. Bu yılda listeme Sunay Akın'ı eklemiştim. Biliyorsunuz ki blogda roman tanıtmıyorum. Sunay Akın kendisine edebiyatçı dese de bu okuduğum eser tarihin içinden bize sahneler göstermesi sebebiyle bloga eklemeyi uygun gördüm.

Kitap içinde bir çok konuda makalelerden oluşmakta. Ama en çok insanların hikayeleri bulunmakta. Bu tarihi kişiliklerin ve tarihi olayların ince iplerle bir birine bağlı olduğunu yazar bize çok güzel göstermiş. Bu görmediğimiz bağ insanları nasıl etkilemiş ve kimleri ortaya çıkarmış okuyunca şaşırıyorsunuz. Ertuğrul uçağının gizli kalmış kahramanlığı ve tarihimizi nasıl değiştirdiği, aynı anda bir idama, bunun yanında bir de dolandırılmaya şahit oluyorsunuz. Oradan elinizde kalan bir düğmenin değerini ve kimleri ortaya çıktığını. Noel Babanın tarihini öğrenirken, iki cami bir isminin nedenini, Taksimde bulunan geyik heykeline, Düşünen Adam heykelinin öyküsüne ve Japonya da bulunan bir Cami gibi bir çok nesnenin ilginç, hüzünlü tarihide bizi bekliyor. Cahit Cav, Mimar Sinan, Sabahattin Ali, Nazım Hikmet, Pilot Vehici, Orhan Veli ve Atatürk'e kadar o kadar ince iplerle bağlı bir tarih göreceksiniz bazı yerlerde hüzünlenip, bazı yerle de hayret edeceksiniz.

Kitap içinde daha bir çok konuda ve kişiyi anlatan makaleler bulunmakta. Ama içlerinden en çok beni etkileyen "Berlin'de Hakimler Var" adlı makale oldu. Hem böyle bir olayın olması hemde bir kişinin bunu merak ederek oraya gidip kendisinin bunu görmesi yüksek bir tarih bilinci gerektirir. 

Sunay Akın'ın her zaman bahsettiği müzeler konusunda da ne yazık ki çok ilgili değiliz. Kendi tarih ve kültürümüze okumak dışında bilgi almak ve görmek için bile çok heves göstermiyoruz. Buna bende dahilim. İstanbul da bir çok müze ve tarihi mekan olmasına rağmen hepsini gezmedim. Kitabı okuduktan sonra kendime dedim bu sene ilk baharda İstanbul  Oyuncak Müzesine kesin gideceğim. Sizinde gidip görmenizi tavsiye ederim. Hem İstanbul Oyuncak Müzesini hemde diğer müzelerimizi gezelim. Müzeler, kütüphaneler ve tarihi mekanlar  bizim tarihi belleğimizi oluştururlar.

Son olarak kitabın dili sade ve akıcı. Makaleler şeklinde oluşmakta. Merak edenlere bu kitabı tavsiye ederim.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...