Sümer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sümer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Kasım 2018 Pazartesi

Kitabın Tarihi




Kitabın tarihi insanın iletişim olarak dili düzenli şekilde kullanması ile başlıyor. Bu kadar geriye gitse de fiziksel bir kitap ortaya daha çıkmamış. Ama onu oluşturacak dilin ortaya çıkışı yavaş olarak meydana geliyordu. M.Ö. 60.000 yıl öncesine dayanan bu dil ve onun yansıması olan yazı ilk defa kayalara çizilen resimler olduğu söylenebilir. İnsanlar doğada gördükleri olayları  ilk olarak resim olarak kayalara çizmişler yada kayalara vurmuşlardır. Böylelikle ilk yazılı bilgiler ortaya çıkmış oldu. Dilin zaman içinde gelişmesi ile insanlar bunları her şeklin bir nesneyi ifade etmesi ile kullanmaya başladı. Daha sonra bunlar hecelere kadar indirgendi. Her şekil artık bir hece ifade ediyordu. Daha da ilerleyerek günümüzde kullanılan her sesin bir harf olarak ortaya çıkışı görüldü. Günümüzde halen bir şeklin bir nesneyi ifade eden yazı tipleri kullanılmakta. Çinlilerin ve Japonların kullandıkları yazı sistemleri buna örnek olarak gösterilebilir. M.Ö. üçbinler de Mezopotamya da kullandıkları dili sistemli hale getirip bir yazıya ilk döken millet tabi ki Sümerlilerdir. Yazıyı keşfetmeleri ile yazılı kültürün ilk başlangıcını da aslında atmış oldular. Daha önce bir çok kez bahsettiğim gibi sadece dini belgeleri değil, günlük hayatı, yemek tariflerini, gök yüzünün ile ilgili verileri, okul notları ve yönetici belgeleri gibi bir çok konuda arkalarında yazı bırakmışlardır. Sümerlilerde ilk olarak resim yazısı ile yazılı kültüre başlayıp daha sonra çivi yazısını keşfetmeleri ile kil tabletler üzerine yazılmaya başlandı. Kil tabletler üçgen şekilde bir aletler yazı şekillerinin üstüne bastırılması ve daha sonra fırınlarda pişirilmesi ile oluşturuluyordu. Kil tabletin yanında dünyanın çeşitli yerlerinde ağaç kabukları, kemikler, bakırdan levhalar ve deniz kabukları kullanıldı. Bunların hiç biri kil tablet kadar dayanıklı olmadı ve zaman içinde kayboldu. Mısır da ortaya çıkan papirüs ise farklı bir yöntem ile yazıyı çoğaltıp, dağıtımını yapmayı sağladı. Fakat papirüs iklimlerden etkilendiği için en fazla Roma'ya kadar uzanabildi. Roma da papirüs etkili şekilde kullanamadığı için parşömene gelişti. Hayvan dersinin çeşitli işlemlerden geçtikten sonra kullanılıyordu. Papirüse göre bir çok avantajı vardı. Ama yinede pratik üretimi yoktu. Çinlilerin kağıdı keşfetmeleri ile birlikte her şey değişti. Doğudan batıya doğru kağıdın üretim metodu yayıldıkça üreticilerde artı. Artık yazılı eserleri ortaya çıkması ile birlikte bunla alakalı meslekler de ortaya çıkmaya başladı. Kitap zaman içinde rulolardan, kodexlere ve sonunda da şimdiki kullandığımız haline gelene kadar uzun bir zaman geçti.

Kitabın oluşması ile bunun yanında dağıtılması, basılması ve saklanması gibi çeşitli konularda ortaya çıkmaya başladı. Roma devrinde kopyalama ofisleri olmasına karşın bunlarında kitabın orjinalliğini koruma gibi sorunları vardı. Zamanla Çin'den, Uygurlara ve batıya kadar bir çok matba metodu gelişmeye başladı. Böylelikle orjinal kopyanın aynısı ve daha ucuz bir şekilde kitap çoğaltılması sağlandı. Bilginin dünya üzerinde dolaşmaya başlaması ile insanlığın bilinç düzeyi de gelişmeye başladı. Bilgi doğudan batıya her yeri etkiliyor, bilgi gelişerek ilerliyordu.

Yazılı kaynakların saklanması ve insanlara sunulması da yazılı kaynakların oluşması ile birlikte ortaya çıktı Asurbanipal'in kitap tabletlerden oluşan kütüphanesinden iskendiriyede bulunan kütüphaneye, roma mahalle kütüphanelerinden büyük şehir kütüphanelerine kitapların okuyucu ile buluşması ve bilginin saklanması için yerler ortaya çıkmaya başladı. Böylelikle bir meta olarak ortaya çıkan kitap insan bilinci üzerinde büyük bir etki oluşturdu.

Kitap okuma konusunda çok akıcı. Kitap ve onun etrafında gelişen tarihsel olayları tadında anlatıyor. Gelişim aşamasını hristiyan dünyası çerçevesinde anlatsa da müslüman dünyası hakkında da bilgiler içermekte. Kitabın oluşumu ile ortaya çıkan meslekler, gelişen olaylar hakkında güzel bilgiler bulunmakta. Her kitap okuyucusuna tavsiye edebileceğim güzel bir eser.



19 Mart 2016 Cumartesi

Kitap Çekilişi Sümer'e Yolculuk



Uzun süredir aklımda olan bir konu kitap çekilişi yapmak. Blog'un birinci yılında bunu yapmak istiyordum ama çeşitli sorunlar ortaya çıkınca her şey aksadı. Birde benim bazı şeyleri tamamlayıp öyle bu işi yapmak istiyordum ama bir türlü karar verememem ve yapmak istediklerimi yapamamam bu olayında ertelenmesine neden oldu. Neyse geç olsun güç olmasın. Kitabı belirtirken insanlara bir kapı açmasını düşündüğüm için Sümerliler üzerine bir kitabın hediyesini uygun gördüm.

Sümerliler MÖ 4000-2000 arasında Mezopotamya da yaşamış ilk yazıyı keşfeden ve büyük bir medeniyet kuran bir millet. Kendilerinin kurdukları yazı sistemi daha sonra etrafa yayılarak diğer kavimlerinde yazıyı kullanmalarını sağlamışlar. Bunun yanında her şeyi yazarak bize bir kavmin günlük hayatını, inanışını, yemek tariflerini, dini törenleri, devlet sistemlerini ve ekonomileri hakkında bilgiler bırakmışlar. Oluşturmuş oldukları mitoloji bir çok kavmi etkilemiş ve etkisi günümüzde bile devam etmektedir. Bir çok mitolojik inancın temeli Mezopotamya, Anadolu, Asya, Yunan karası, Arabistan gibi büyük bir alanı etkilemiştir. Bizi ilgilendirmesinin sebebi birincisi uygarlık tarihinin temelini atan bir kavimdir. İkinci ise Türkler ile aralarında bir bağlantı vardır. Bu bağlantı günümüzde tam çözülemese de bir yakınlığın, etkileşimin olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Bundan dolayı öğrenmemiz mühimdir. Bunları göz önüne alarak son Sümer Kraliçesi Muazzez İlmiye Çığ'ın bu kitabını seçtim.

Çekiliş şartlarına gelirsek; Birincil şart olarak blogu takibe almak. Diğer iki şık ise isteğe bağlı olarak sosyal medya üzerinden gerçekleştirilecek. İlk düşündüğümde blog takip etmeyi zorunlu şart olarak koymayı düşünmüştüm. Fakat herkesin blog hesabı olamadığı için bu zorunlu şartı yerine getiremeyecekleri aklıma geldi. Bundan dolayı blog takibi iki diğerleri bir çekiliş hakkın verecek size. İlk çekilişim olduğu için bazı hatalar, eksikler olabilir. Kargo ücreti kazanlara aitti, ptt kargo ile göndereceğim. Katılan herkese iyi şanslar.

Yardımlarından dolayı @Minlili'ye teşekkür ederim.



a Rafflecopter giveaway


Çekiliş sonuçlandı, kazanan arkadaşlar bana iletişim bilgilerini yollarlarsa kitaplarını en kısa zamanda göndereceğim. 


8 Ocak 2015 Perşembe

Gizlenen Türk Tarihi Hz.Muhammed




Bir arkadaşımın vasıtası ile haberimin olduğu bu kitabı geçen günlerde bir sahafta bulunca hemen aldım. Fakat kitabı şöyle bir okumaya başlayınca çok temelli bir kitap olmadığı anladım. Hz. Muhammed(sav)'in Arap olmadığını bende düşünüyorum ırk olarak. Fakat bu tür araştırmalar yaparken iyi araştırmalı ve kaynaklara dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum. 2007 Yılında yayınlanan bir kitabın iddia ettiği teorinin temellerini dayandırdığı konuların iyi araştırılıp, irdelenmemesi çok kötü bir şey.  Bir araştırmacının hangi konuyu araştırıyorsa onun geçmişten günümüze yayınları takip edip, konu üzerindeki ortaya çıkan bilgileri bilmesi gerekiyor. 

Kitabın başlangıç noktası Mu Kıtası teorisi ile başlıyor. Mu Kıtası Teorisi kısa olarak anlatacak olursak. Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda Atatürk Türklerin nereden geldiği ile alakalı araştırmalar yapıyordu. Bununla ilgili daha önce yazılmış bir çok medeniyetle ve Türklerle alakalı kitaplar okumuş. Orta Asya'nın eskiden bir iç deniz  bulunduğunu öğrenmiş. Medeniyetin bu iç denizlerin etrafında gelişeceğini düşünmüş. Fakat Türkler Orta Asya'ya nereden geldiği ile alakalı soru yanıtsız kalmış. O dönemde Atatürk Sümerliler, Anadolu medeniyetleri, Türkler üzerinden bir çok kitap okumuş. Bunlar ile Türkler arasında bağlantı aramış, bazılarında bağlantı kurmuş ve bu medeniyetlerin Türk olabileceğini savunmuş. Tahsin Mayatepek vasıtası ile J.Churchward kitapları ile tanışıp bu kitapları okuduktan sonra, bu teoriye inandı ve araştırılmasını istedi. Böylelikle Türklerin ilk Atalarının Mu kıtasından geldiği tezi ortaya atıldı. 

Mu kıtası ile alakalı tüm yayınları okumuş biri olarak şunu söyleyebilirim ki Mu Kıtası Teorisinin doğru değil. En azından J.Churchward anlattığı şekilde doğru değil. Çünkü bu kişi kitaplarında bahsettiği tabletler yok. Sadece kendisinin okuduğunu söylüyor. Bahsettiği tarihlerde dünyada neler olduğu biliniyor ve elde bulunan veriler ile insanlık tarihi daha eskilere farklı yerlere gidiyor. Konu çok uzun merak edenler kitaplar piyasada bulunuyor okuyabilirler. Tabi bahsettiği bazı şeyler arasında inkar edilemez bağlantılar var. Bunların da araştırılması gerekiyor. Mesela Maya dili ile Türk dili arasında ortak kelimeler ve inançlar, yapılar.

Atatürk neden bu tür bir politika izlediği ile ilgili ufak değinmek isterim. O dönemde Avrupa tarafından yoğun bir propaganda mevcuttu. Türklerin Anadolu coğrafyasına sonradan geldikleri ve beyaz ırka mensup olmadıkları ileri sürülüyordu. Buna karşılık Atatürk de hem Avrupalıların bu sözlerine karşı bilimsel olarak çeşitli çalışmalar ile bu tezleri çürütmeye çalışmış. Bundan dolayı Anadolu medeniyetlerini, Sümerlileri Türk saymış ve Türk Tarih Tezini kurmuştu. Her önerdiği her fikrin bir bilimsel temele dayanmasını istiyordu Atatürk. Bundan dolayı kendisi temel konuları seçiyor, geri kalan araştırmaları yapmaları için etrafındaki uzmanlara veriyordu. Fakat etrafındaki dalkavuklar yüzünden Atatürk'ün her dediğini ona hoş görünmek için kabul gören ve aşırılığa gidip işi bilimsellikten saptırdılar. Atatürk bu işi çözmek araştırmaların bilimsel çizgide gitmesini sağlamak için Türk Tarih Kurumunu kurmasına rağmen yinede bazı şeylerin önüne geçemedi. Bunun yanında Anadolu Medeniyetleri ve Sümerliler konusunda, Türk tarihi konusunda bilimsel çalışmalar ilerledi ve dünyaya açıldı.

Kitapta Sümer ve Tufan, Hz.İbrahim ile ilgili kısımda geçmekte. Sümer ve etrafında gelişen Tufan ve Hz.İbrahim konusunu işlenmekte. Hz.Muhammed'in soyu Hz.İbrahim'e dayandığı için yazar burada Sümer'e ve sonra Sümerlilerin asimile olması sonucu yaptığı göç sonunda Arap Yarım Adasına geldiğinden bahsediyor. Bununla birlikle Medine de bulunan Evs ve Hazreç kabilelerinin Türklüğünden, Kureş kabilesinin Arap dışı fakat Araplaşmış bir kabile olduğundan söz etmekte. Bununla ilgili ilgisiz bir çok konuya değinmiş. Ama ne yazık ki kullandığı kaynaklar çok yetersiz. İnternet sitelerini kaynak göstermiş. Fazla makale ve bilimsel kitap yok kaynaklar arasında. Bir konu hakkında bahsederken hiç kaynak göstermeyip, hiç bir şüphe duymadan doğru kabul üzerine kurmuş tezini. 

Sümerlileri, Hititlileri, Türkleri, Mu Teorisini bilmeden bu kitabı okuduğunuz vakit size belki inandırıcı gelebilir. Ama bu konular üzerinde araştırma yaptığınızda tüm bilgileri tarih süreci içinde değerlendirdiğinizde bir çok yanlışı görüyorsunuz. Yukarıda Mu Teorisinde anlattığım gibi. Sonuç olarak kitabın bilimsel hiç bir değeri yok. 

İlk paragrafta da bahsettiğim gibi Hz.Muhammed'in Arap olmadığına bende inanıyorum. İleri ki zamanda ilerledikçe bu konuyu araştıracağım. Fakat bu konu çok çetrefilli bir konu çünkü işin içine inanç girdiği için bizde de körü körüne inanç olduğu için bazı konuları insanlar algılayamıyorlar. İslam Tarihinde geçen çoğu tarihi olaya düzgün bakamıyorlar. Birde kaynak yetersizliği din içinde Arap milliyetçiliğe dayana kaynakları bozma işi girince işler zorlaşacak. Neyse o zaman kadar gelirsek bu konuları göreceğiz.


17 Ekim 2014 Cuma

Sumerliler Türklerin Bir Koludur







Sonunda Muazzez Hanım diğer kitaplarında bahsettiği Sumerlilerin Türkler ile ilişkisini toplu olarak bir kitapta derlemiş. Kitap aslında Türklerin ve Sümerlilerin arasındaki ilişkiyi göstermek amacı ile ön bilgi verebilecek bir şekilde yazılmış. Hocanın yaşını düşünürsek güzel ve dikkat çekici bir çalışma olmuş.

Cumhuriyet döneminin başlanan Türk tarihini ve Anadolu Medeniyetlerini araştırmasında bugün geri kalmışız. Macaristan da bile Türkiye'den fazla Türklük araştırması yapan dünya çapında ofisleri bulunan kurumlar var. Kazakistan da Cumhuriyet kurulduktan sonra çok geniş araştırmalar başladı. Biz ne yazık ki devlet, akademik ve özel olarak bu işlerde gerilerdeyiz. Bazı hocalarımızın çok güzel çalışmaları olsada. Devlet politikası olarak ve akademik olarak bu konularda bir şey yok.

Tarihin ne kadar önemli olduğunu ile ilgili bir çok söz var. Ama Türkiye de okuma alışkanlığının düşük olması, okuyan insanların tarihi fazla okumamaları sebebiyle tarih bilgisi bizde çok eksik. Bugün bile halen akademik olarak değil genel hurafelere inanç tarih konularda gerçeğe inançtan daha çok. Belgelere inanç yerine kişilerin kanıtsız söylediği sözlere inanç daha fazla. Buda bizi tarih bilincimizin yokluğu ve çarpıklığı içinde günümüzde sürmekte.

Sumlerlilere gelecek olursak; bizim ve dünyanın Sumer diye bahsettiği uygarlığa bu ismi aslında Akkadlar veriyorlar. Tabi Sumer isminin nereden geldiği  ile ilgili bazı eski makalelerde var. Ama bu insanlar kendilerine Kenger yada karabaşlı diyorlar. Daha kendilerine verdikleri isimde Türk kültürü içinde ki benzerlikle başlıyor. Kitapta bu konuya geniş bir şekilde değiniliyor. Daha önce okuduğum 5000 Yıllık Sümer-Türkmen Bağları kitabındaki aynı düzen ile Türk kültürü ile Sümer kültür ve dil yapıları karşılaştırılmış.

Kitapta ortak adlar, Mezopotamya da ve Türkmenistan da bulunan arkeolojik buluntuların, destanların, masallar, ayinler, semboller ve daha bir çok konu iki medeniyet arsında karşılaştırılmış. Ne kadar çok benzerlik ortaya çıksa da Muazzez hanımında değindiği gibi bu konuları akademik ortama taşıyacak ve dünyada kabul ettirecek kişi ve kurumların olmaması Sumer-Türk bağlantısının akademik kabulünü zorlaştırıyor. Kitabın büyük çoğunluğu kitabın sonunda bulunan kelime sözlüğünden oluşuyor. 

Bazı kitaplarında değindiği Gutlar/Kutlar'ın Türk olduğu uzun zaman önce ispatlanmıştı. Bu kol Akkad krallığını sona erdiriyorlar. Üç tane şehir kurup daha sonra 150 yıl 12 kral Sumeri yönetiyorlar. Bu kralların listesi tabletlerde bulunmuş. Kral isimlerinin Türkçe olduğu Sümer bilimci Landsberger kanıtlamış. Daha sonrada Gut/Kut dili ile Türkçe arasında ortak kelime ve ekler keşfedilmiş. Burada Gutlar/Kutlar'ın nereden geldiği önemli. Gutlar/Kutlar acaba Kimmerlilerin atalarımı diye düşünüyor insan.

İş genellikle kelimelerin benzerliğinden ve anlamlarından gittiği için bazı insanlar kelimelerin benzer olmasının bir şey ifade etmeyeceğini söyleyerek Sumer-Türk ilişkisini olmayacağını savunuyor. Kitapta bir dil bilimci olan M. Swadesha'nın tespitini aktarmış " Eğer iki ayrı dilde fonetik ve mana bakımından benzer kelimeler 100'den fazla ise, bunların bağımsız olma ihtimali birkaç milyonda birdir. Aynı şekilde çift kelimeler de 7'den fazla olursa, o iki dil arasında tarihi bir ilişki vardır" Bu kuralın bir başka şeklini Maya dili ile Türk dili arasında ki benzerliğin araştırılması sırasında başka bir dil bilimci söylemiş. 

Konuyu dağıtmadan kitap tek başına da okunabilir ama diğer araştırmalar ve Sumer konusu bilinerek okunursa daha bir bütün halinde aklınıza yatacağı düşüncesindeyim. 

*Kaybolan Cennetin Peşinde - Doç.Dr. Cabbar Işankul - G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 22, Sayı 3 (2002), 183-193 bu makalede de Sumer- Türk ilişkisine değinilmiş. Merak edenlerin okumasını tavsiye ederim. Birkaç tane daha makale ekleyecektim ama onları bulup okuyamadım. Bir başka Sumer-Türk ilişkisini araştıran kitapta onları da sizle paylaşırım.

13 Ağustos 2014 Çarşamba

5000 Yıllık Sümer-Türkmen Bağları





Sümer medeniyeti çok önemli bir konu. Çünkü Avrupa medeniyetin Yunanlılardan çıktığını düşünüyorlar. Onların teknolojiyi, tanrılar sistemini, bilimin temellerini attığını, devlet fikrinin buralarda yeşerdiğini, Avrupa medeniyetinin başlangıcının Yunanlılar olduğunu savunuyorlar. Mesela dik üçgenin en uzun kenarını bulmak için uygulanan yöntemi bize Yunanlılardan Pisagor isimli bir bilginin bulduğunu söylenir ve teoremin isminin de pisagor teoremi olarak geçer. Sümer kazılarında bulunan bir tablette Pisagor bağıntısının aynısı bulunmuştur. Buda bu teoremin Sümerliler zamanında bulunduğu sonra diğer medeniyetlere geçerek Yunanlılara kadar geldiğini gösteriyor. Fakat Pisagor bunu ben buldum diyerek sanırım intihalin ilk örneğini gösteriyor tarihte bize.

Sümerliler  MÖ 4000-2000 yıllarında yaşamışlarsa da etkileri geniş bir alana yayılmış ve günümüze kadar gelmiştir. Bunun yanında Sümer konusunda bizim dikkatimizi ilk çeken ve Sümer araştırmalarının yapılmasına önem gösteren Atatürk'ün neden bu medeniyetin öğrenilmesi gerektiğini bu medeniyeti öğrendikçe anlaşılıyor. 

Sümer konusunu okumaya karar verdiğimde Muazzez İlmiye Çığ Sümerlilerin Türk olabileceğini, dillerinin farklı olduğunu, geleneklerinin etrafındaki hiç bir medeniyete benzemediğini, teknolojilerinin başka bir yerden getirdiklerini söyleyip bununla ilgili araştırmaların durduğunu ve daha fazla araştırma yapılması gerektiğini söylüyor. Atatürk'te okuduğu kitaplardan Sümer dilinin Ural-Altay dilleri gibi olduğunu görerek ve diğer özelliklerini benzeterek Sumer medeniyetini Türk olabileceğini düşünerek araştırmalar yaptırıyor. Bizde akademik çevrede bu araştırmalar bitse de bazı araştırmacılar ve akademisyenler Sümer-Türk bağını araştırmaya devam ediyor. Bu kitapta bunlardan bir tanesi olarak karşımıza çıkıyor.

Peki neden Sumer-Türk bağlantısının araştırılması bu kadar önemli. Adamlar Türk olsa ne olur olmasa ne olur diyenler vardır. Avrupa Osmanlı zamanında da, Cumhuriyet kurulduktan sonra da Türklerin Anadolu topraklarına Asya'dan geldikleri ve daha önce bir medeniyete sahip olmadıkları, işgalci ve göçebe olduklarını savunuyorlar. Bunu da bilimsel yöntemler ile kanıtlamaya çalışıyorlar. Tabi bu bilimsel bakış yine kendilerince delillere bakma ve yorumlama şeklinde gidiyor. Allahtan gerçek bilim adamları var, gerçeğe sadık kalan. Anadolu ve Mezopotamya da ne kadar medeniyet varsa Avrupa kendine mal etme çabasına girişiyor ve bu çabalarını günümüzde de devam ettiriyor. Bundan dolayı Türk milleti kendi kendi tarihini hemde yaşadığımız coğrafya da ki tarihi iyi bilmeli ve araştırmalıdır. 

Asya da buzul sonrası büyük göllerin kanıtlanmaya başlanması ile araştırmacılar bu bölgelerde kazı çalışmaları yapmaya başlıyorlar. Bu kazılar sonucunda bu göllerin yakınında yerleşik, tarım yapabilen, metalleri işleyebilen gelişmiş bir medeniyet ortaya çıkıyor. Hemde yapılan araştırmalarda bu medeniyetin Sümerlilerden eski ve aynı döneme denk gelen gelişim evrelerinin olduğu saptanıyor. Bunun yanında Anadolu, Mezopotamya da bulunan koyun ve buğday türlerinin Asya kökenli olduğunu keşfediyorlar. Bu kültürün bir yazısı olamadığı için kim oldukları, kendilerine ne dediklerini bilmiyoruz. Bundan dolayı bilim adamları bulunduğu bölgeye göre bu kültüre Anav (Anau, Anu ) kültürü diyorlar. Bu bölgede MÖ 8000 yıllarında tarıma başlandığı, MÖ 8000-6800 yıllarında hayvanın ehlileştiği tespit ediliyor. Bir çok ilk gelişme Sümerden önce bu medeniyette gözükmeye başlıyor. 

Buzul çağının MÖ 12500 bitiminden sonra büyük tatlı su gölleri oluştuğunu fakat daha sonra çeşitli nedenlerle bu tatlı su göllerine gelen kaynakların kesilmesi ve MÖ 6200'ler de mini buzul çağının başlaması ile iç Asya da ki büyük göller buharlaşıyor. Kitap işte bunu anlatan bir makale ile başlıyor yolculuğa. Bunu okuyunca da Sümer toplumunun bu yoldan geldiğine dair kanıt olmasa da aklınızda bir göç yolu beliriyor Mezopotamya'ya kadar. 

Sümer toplumu Mezopotamya'ya Asya taraflarından geldiği biliniyor. Geldiklerinde tarım yapmayı, inşa etmeyi, bentler kurmayı, Mezopotamya da taşın çok az olamasına rağmen taş ustalığını biliyorlar. Dillerinin bitişimli bir dil olduğu biliniyor yani Ural-Altay dil grubundaki diller gibi olduğu. Gelişmiş bir tanrılar sisteminin olduğu ve baş tanrıların yanında bir çok ufak tanrıların olduğu. Hikayeleri ve destanları biliniyor. İşte burada karşılaştırma metodu ile Türk kültüründe bulunan destanlar, inanç sistemi ve dil konusu incelenerek Sumer-Türk ilişkisi araştırılıyor. Çok sayıda farklı konularda benzerlik ilişkisi kuruluyor. 


Bugün Sümer çivi yazısının okunması konusunda en büyük yanlış ve eksiklik az sesli harfi bulunan bir dili referans alarak Sumer yazılarını okumaya çalışmamız. Akkadlar ve onların devamı olan Sami ırktan bu medeniyetler Sumer toplumunu asimile ettikten sonra Sumer tabletlerini kendi kütüphanelerine kaldırıyorlar ve tabletleri kendi dillerine çeviriyorlar. Bizde Asur (Sami ırk) dilinin yardımıyla karşılaştırmalı olarak Sumer tabletlerini okuyoruz. Fakat bu sami dilinde çok sesli harf yok bugünkü Arapça da olduğu gibi ama Sumer dili hem eklemeli hemde çok sesli harf içeren bir dil. Böylelikle tam bir çeviri olmuyor. Kitap bu konulara çok güzel değinmiş ve çok geniş bir dil bilgisi karşılaştırması yapıyor. Sumer dilinin Türkçe lehçeleri kullanılarak okuma çalışmaları da yapıyor. En ünlüsü ve Türk dilini MÖ 3000 yılına taşımasını sağlayan Osman Nedim Tuna'nın bilimsel olarak sunduğu ve kabul olunan kitabıdır. Ses değişimlerini bilimsel olarak göstererek Sumer-Türk dili arasındaki ortak kelimeleri tespit etmiştir.



Okumalar sonrasında Sumer'in en büyük tanrısının isminin Dingir olması diğer isminin Anu olması manasının ise Türklerde ki Tengri ve gök manasına gelmesi en büyük ilişkilerden bir tanesidir. Bunun yanında Tanrılar sisteminin Türk Göktanrı inancına benzediği gösterilmiştir. Dağların kutsal olması, ayinlerin Türkler de dağlarda yapılması fakat Mezopotamya da dağ bulunmaması Sumer toplumunun yapay dağlar yapmaya yöneltmiş bu yerleri hem inanç merkezi hemde gözlem yeri olarak kullanmışlardır. Bu yerler Ziggurat denilen basamaklı piramitlerdir. Genelde Babil kulesi diye incil de ve hikayelerde geçen yapı budur. 

Bunların yanında yer isimleri, destanlar ve hikayeler, hayvanlar, sayılar ve takvim şekilleri karşılaştırılmıştır. Sümer toplumu altı esasına dayanan sayı sistemi ile bugün bizim kullandığımız yıl, saat ve dakika sisteminin kurucularıdır. Bugünkü şekilde kullandığımız yıl takvimini hesaplamışlar. Türklerde de 12 hayvanlı takvimin ve sayı sisteminin benzerliğine değinilmiştir. 

Kitapta bir şey çok dikkatimi çekti. Türkmence diye bir dilden bahsediyor yazar. Benim bildiğim Türkmence diye bir dil yok, bunun yanında Türkmen diyor ırka da, Türk kültürü  ve Türkçenin lehçeleri vardır bu kullanım çok yanlış geldi. Nasıl Azerice diye bir dil yoktur Azeri Türkçesi vardır bununda bu şekilde kullanılması hoş olmamış.

Bu karşılaştırma ve inceleme konusunda güzel bir kitap. Fakat kitabın baskısı yok. Piyasada da pek bulunmuyor. Ben 1 yıl aradım ve karşıma çıkar çıkmaz almıştım. Eğer kitabı fiziksel olarak bulamazsanız. Özet olarak pdf formatın da internette rastlamıştım ama bunu da bulması kolay değil. Sümer konusunu merak eden ve Türk ilişkisi üzerine düşünenlerin bulup okumalarını öneririm. Arayan insan her şeyi bulur kitabı da mevlasını da :)






1 Ağustos 2014 Cuma

Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği




Sumerliler MÖ 4000 Mezopotamya'ya yerleşmiş  bir toplum. Yazıyı bulmuş ve bunu günlük yazı dahil olmak üzere tabletlere geçirmiş, tanrılar inanışını geliştirmiş, gökyüzünü incelemiş, sayma sistemi geliştirmiş önemli ve gelişmiş bir medeniyettir. Kendinden sonraki medeniyetlere ve günümüze daha burada saymadığım bir çok önemli etkileri olmuştur.  Bunlardan bir tanesi de günümüzde ki dinlere etkisidir.

Yahudilerin Babil krallığına esir düşmesiyle birlikte bu topaklarda ki kültürleri öğrenmiş ve zamanla benimsemişler. Sonra kendi özgürlüklerini kazanıp İsrail'e döndüklerinde bunları kendi din kitapları içine eklemişler. Sumer etkisi en çok Yahudilerde net olarak görülüyor ve bugünkü Tevratta ki anlatılarda bir çok Sumer tanrı hikayesi Tevrata değiştirilerek eklenmiş. Bundan sonra da Hristiyanlık ve İslam kültürüne girmiş bazı hikayeler ve davranışlar. 


Mabet fahişeliği ise Sumer kültüründe çok büyük öneme sahip bir gelenektir. Sumer savaş ve aşk tanrıçası İnanna ile hayvanların ve çobanların tanrısı Dumuzinin birleşip doğaya yeniden hayat vermesini simgeler. Her baharda Dumizi esir tutulduğu yer altından çıkarak karısı İnanna ile birleşerek doğanın yeşermesini ve hayvanların yeniden doğrumasını sağlıyorlar. Bu kutsal evlenme töreni Sumer krallı ile mabedin başrahibesi her bahar mevsiminde sembolik olarak gerçekleştirirler. Böylelikle tanrılar gücendirilmeyecek ve her bahar geldiğinde ekinler yeşerecek, hayvanlar yeni yavrular verecektir.

Mabet fahişeliğinin halka taşınması  Akad (Sami ırk ) döneminde 1. Sargon zamanında başlamış bir olay. Bu gelenek MÖ 1800 kadar sürmüş. Babill döneminde  kadınlar evlenmeden önce mutlaka mabede gidip bu kutsal fahişelik görevlerini yerine getirmeleri gerekiyor. Eğer bu görevi yerine getiremezlerse evlenemiyorlar. Kutsal fahişelik Sumer toplumunda halka ait değil. Sumer kanunlarında anlaşıldığı üzere bekaret çok önemli ve bekaretini önceden kaybedip evlenen bir kadın boşanmak istediği zaman belirlenen kanunsal nafakanın ancak yarısını alabiliyor. Mabet fahişeliği bir meslek olarak yapılıyor Sumer toplumunda ve mabetteki rahibeler gönüllü olarak katılıyorlar.

Bu rahibeleri diğer rahibelerden ayırmak için başları örtülüyor. MÖ 1600 yılında Asur (Sami ırk, Akadların devamı ) kralının çıkardığı bir kanun ile evli ve dul kadınların başları örtülmesi sağlanıyor. Bunun sebebi de evli ve dul kadınlarında mabet fahişeleri gibi kutsal seks yaptıklarından kutsallaştırılıyor. Sokak fahişeleri örtünürse çok ağır bir ceza veriliyor. Çünkü bu olay kutsal bir neden için yapılıyor ve para için seks yapanların bu kutsuyetinin olmadığı düşünülüyor. 

Mabet fahişeliği İsrail'e geçtikten sonra kaldırılmaya çalışıyor. Fakat uzun bir süre engellemiyor. Bunun etkileri ve devamı yakın tarihe kadar devam ediyor. Mabet fahişeliği görevi Sumerli rahibelerden Akad toplumuna geçip genelleşiyor. Oradan Babil'e geçiyor ve Babil'e sürgün gelen İsrail toplumu tarafından alınıp daha sonra serbest bırakıldıklarında bu kültürü İsrail topraklarına taşıyorlar. Bu kültür Hititlilerde, Yunanlılarda, Afrika toplumlarında ve günümüze kadar bir çok yerde gözüküyor. 

Bu kitapla birlikte Muazzez İlmiye Çığ'ın iki kitabını da beraber okumanızı tavsiye ediyorum. Hepsi Sumerlilerin din üzerine etkisi üzerine yazılmış kitaplar.





Not 1: Sümerliler konusunda ileride bilgilendirici bir yazıda yazacağım. Bu medeniyeti öğrenmek isteyenlerin hangi kaynakları okuması gerektiğini de ekleyeceğim.

Not 2: Din konusu çok hassas bir konu olduğu için yazıda ben kendi yorumumu katmadan yazdım. Fakat her şeye de din deyipte körü körüne inanılmaması gerektiğini de belirtmek istiyorum. 



29 Temmuz 2014 Salı

Nuh Tufanı



Nuh Tufanı bilindiği üzere üç büyük din kitabında geçen bir hadise. Fakat bu üç din kitabında geçmesine rağmen olaylar sadece hikaye şeklinde anlatılıp tarihsel olarak bir ipucu bize sunmamakta. Gerçekte bu hadisenin olup olmadığı bilimsel olarak bu zamana kadar kanıtlanmış değildi. Ya da bunun üzerine bir teori geliştirilmemişti. Bu kitap bilimsel verilerle nerede ve ne zaman nasıl bir tufanın olabileceğini anlatan güzel ve bilimsel bir kitap. Kitaba anlatmadan önce bu zaman kadar Nuh Tufanı olayı nasıl gerçekliğe ulaştı ona bakalım.

1800 lerden sonra Avrupa da bir arkeoloji akımı doğuyor. Hristiyanlar incil de geçen olayları ve yerleri bulmak için, bu hikayelerin gerçek mekanlar ile alakasını olup olmadığını kanıtlamak için bir arayışa giriyorlar. Böylelikle Ortadoğu da kazılar yapmaya başlıyorlar. Buda bize incil arkeolojisi diye bir alan ortaya çıkarıyor. Böylelikle bir çok araştırmacı izinli yada kaçak yollardan Ortadoğuya gelerek bu kazıları yapmaya başlıyorlar. Kazılar sonucu ortaya daha önce hiç rastlamadıkları bir medeniyet ve yazı çeşidine rastlıyorlar. Bu araştırmacıların tabi aradıkları ilk başta Babil medeniyeti, buldukları bu yeni yerleşim yerinin ve yazılarının bu medeniyete ait olduğunu düşünüyorlar. Fakat daha sonra bulunan kil tabletlerinin okunması ile bu kültürün Asur medeniyeti olduğu anlaşılıyor. Ama kazıldıkça daha çok arkeolojik veri ve tablet ortaya çıkıyor. Büyük bir kraliyet kütüphanesinin keşfi ve buradaki iki dilde tabletler bulunması tarihi bir anda değiştiriyor. Birinci yazı ilk buldukları ve çözdükleri Asur medeniyetine ait olan diğeri ise hiç bilmedikleri, daha önce rastlamadıkları bir dil. Asur tabletlerinin yardımı ile bu dilde çözülüyor. İkinci dilde bulunan tabletlerin Asurlardan önce yaşamış Sümer uygarlığı olduğunu anlıyorlar. 

Burada söylemeden geçemeyeceğim Sümer tabletlerinin çözümü kısmen anlaşılıyor. Çünkü Asur medeniyeti Sami bir ırk yani bugünkü arapların ataları. Fakat Sümer dili Asur dilinden çok farklı Orta Asya dillerine daha çok benziyor, Asur dilinde çok fazla sesli harf yokken Sümer dilinde çok fazla sesli harf bulunmakta. Buda okumaları sami diline göre yapıldığı için tam net olarak yapılamaması sonucunu doğuruyor. Bunun hakkında halen tartışmalar ve okuma çalışmaları devam ediyor.  

Sümer dilinin çözülmesi ile tabletler okunmaya başlanıyor ve ortaya bir tufandan bahseden tablet serisi ortaya çıkıyor. O zamana kadar din kitapları dışında hiç bir yerde rastlanmayan bu hikaye bir medeniyetin yazılı kaynakları içersin de çıkması insanları şaşırtıyor. Burada birde ölümsüzlüğü arayan kralın (Gilgameş) hikayesi anlatılıyor. Bu işin Sümer ayağındaki kısmını öğrenmek için Muazzez İlmiye Çığ kitaplarını okuyabilirsiniz.




Giriş kısmını biraz uzun oldu. Kitaba dönersek, kitapta iki araştırmacının (W.Ryan ve W. Pitman) Akdeniz, İstanbul Boğazı ve en sonunda Karadeniz de yaptıkları çalışmaları konu alıyor. Araştırmacılar kendi uzmanlıklarının yanı sıra bir çok bilim dalından yardım alarak çok geniş bir araştırmayı ortaya çıkartıyorlar. Araştırmada yer bilimciler, deniz bilimciler, arkeologlar, biyologlar, kimyagerler, İnsan bilimciler ve daha şuan aklıma gelmeyen bir çok araştırmacının katkısı ile yapılıyor. Bunun yanında sadece bir ülkenin katkısı olmuyor araştırmada. Yazar-bilim adamlarımız Amerikalı olsalar da yaptıkları araştırmalar sırasında bir çok ülkeden bilim insanları ile çalışıyorlar. Bunlar arasında Bulgar, Rus ve Türk bilim insanları mevcut. Bu çalışma içersin de Celal Şengör ve Oğuz Erol hocalarımızın ve  TSK katkısı olmuş bizim için gurur verici bir olay. 

Kitapta ki Nuh Tufanı olayı MÖ 12500 yıllarında buzulların erimesiyle birlikte buzul sularının o zaman tatlı su gölü olan Karadeniz'e akmaya başlaması ile başlıyor. Çeşitli etkiler ile Karadeniz'e buzul suyu akışının durması ve buzul sularının akışının okyanuslara devam etmesi ile ilk önce Marmara tatlı su gölü Ege denizi ile karışıyor. Ardından çok büyük bir gümbürtü ile İstanbul Boğazı çöküyor ve Karadeniz şuan ki kıyı şeridine ulaşıyor. Tufanın kısa özeti bu ve araştırmacılar bize bir tarih veriyorlar. Tufan MÖ 5600 yıllarında olduğu. 




Burada Türk tarihini ilgilendiren bir husus var. Buzul Çağından sonra Asya da oluşan iç denizi bilim adamları bu çalışmaları ile kanıtlıyorlar. Buzulların erime aşamasında Karadeniz, Hazar, Aral, Gobi çölü süper göllere dönüşüyorlar. Tabi Anadolu içersin de iki tane büyük göl oluşuyor bu süreçte. Gobi çölünde bulunan şehir kalıntıları, burada hem deniz olduğunu hemde etraftaki hiç bir medeniyete benzemeyen bir medeniyetin var olduğunu belirtiyor. Tabi bunların kim olduğu belli değil. Burada Türk tarihine bağlamamın sebebi Atatürk zamanında yapılan çalışmalarda Asya da bir iç denizin olduğunun söylenmesi ve Türklerin bu iç deniz çevresinde yaşadıkları ile ilgili tez idi. Buna çok karşı çıkanlar olmuştu fakat iç deniz bu sayede kanıtlanmış oldu. Bunun yanında medeniyetlerin tatlı su çevresinde gelişme teorisi de bu yönde ilerlediği için, bu bölgelerde şehirleşmiş, deniz yolculuğu yapabilen bir medeniyetin varlığını görülüyor. 

Bu arada bunu unutuyordum. Nuh Tufanı sadece Mezopotamya bulunan medeniyetlerde geçmiyor. Orta Amerika da bulunan medeniyetlerde de geçiyor. Buda Nuh Tufanının küresel olmasının imkanı olmadığı için bu medeniyetlerin Mezopotamyadan oraya göçtüğünü düşündürüyor.

Kitabın ilk kısmı araştırma detayları ile geçtiği için biraz sıkılabilirsiniz. İkinci kısmı ise daha akıcı geçiyor ilk kısma nazaran, burada verilerden bahsederek hedefe yavaş yavaş gidiliyor. Kitabın anlatımı hikaye gibi anlatılmış. Ben zorlanmadım okurken ama dediğim gibi ilk bölüm farklı bilim dallarından bir çok farklı terim içerdiğinden anlamama gibi bir durum olabilir takılmanıza gerek yok. Sonuca ikinci kısımda geçiyor. Birinci kısım daha çok araştırma gezisinin notları niteliğinde. 

Ben ilk defa Akılçelen Kitaplar yayınlarından bir kitap okudum. Kitap basım, kapak kalitesi, kağıt hepsi güzel. Fakat dipnotlar berbat. İlk defa böyle bir dipnot gösterim şekli görüyorum ve bilimsel bir kitapta olmaması gereken bir sistem uygulamışlar. 

Çok uzun bir yazı oldu. Aslında daha yazılacak bir çok husus var. Bunlarda diğer kitaplara ve makalelere kaldı. Bu konu ile ilgilenen herkese kitabı tavsiye ederim. 

Not: Bitmiyor yazılacak şeyler :) Bu araştırmaları sonucunda BCC tarafından 1996 da Nuh Tufanı ile ilgili birde belgesel hazırlanmış. 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...