1 Ağustos 2014 Cuma

Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği




Sumerliler MÖ 4000 Mezopotamya'ya yerleşmiş  bir toplum. Yazıyı bulmuş ve bunu günlük yazı dahil olmak üzere tabletlere geçirmiş, tanrılar inanışını geliştirmiş, gökyüzünü incelemiş, sayma sistemi geliştirmiş önemli ve gelişmiş bir medeniyettir. Kendinden sonraki medeniyetlere ve günümüze daha burada saymadığım bir çok önemli etkileri olmuştur.  Bunlardan bir tanesi de günümüzde ki dinlere etkisidir.

Yahudilerin Babil krallığına esir düşmesiyle birlikte bu topaklarda ki kültürleri öğrenmiş ve zamanla benimsemişler. Sonra kendi özgürlüklerini kazanıp İsrail'e döndüklerinde bunları kendi din kitapları içine eklemişler. Sumer etkisi en çok Yahudilerde net olarak görülüyor ve bugünkü Tevratta ki anlatılarda bir çok Sumer tanrı hikayesi Tevrata değiştirilerek eklenmiş. Bundan sonra da Hristiyanlık ve İslam kültürüne girmiş bazı hikayeler ve davranışlar. 


Mabet fahişeliği ise Sumer kültüründe çok büyük öneme sahip bir gelenektir. Sumer savaş ve aşk tanrıçası İnanna ile hayvanların ve çobanların tanrısı Dumuzinin birleşip doğaya yeniden hayat vermesini simgeler. Her baharda Dumizi esir tutulduğu yer altından çıkarak karısı İnanna ile birleşerek doğanın yeşermesini ve hayvanların yeniden doğrumasını sağlıyorlar. Bu kutsal evlenme töreni Sumer krallı ile mabedin başrahibesi her bahar mevsiminde sembolik olarak gerçekleştirirler. Böylelikle tanrılar gücendirilmeyecek ve her bahar geldiğinde ekinler yeşerecek, hayvanlar yeni yavrular verecektir.

Mabet fahişeliğinin halka taşınması  Akad (Sami ırk ) döneminde 1. Sargon zamanında başlamış bir olay. Bu gelenek MÖ 1800 kadar sürmüş. Babill döneminde  kadınlar evlenmeden önce mutlaka mabede gidip bu kutsal fahişelik görevlerini yerine getirmeleri gerekiyor. Eğer bu görevi yerine getiremezlerse evlenemiyorlar. Kutsal fahişelik Sumer toplumunda halka ait değil. Sumer kanunlarında anlaşıldığı üzere bekaret çok önemli ve bekaretini önceden kaybedip evlenen bir kadın boşanmak istediği zaman belirlenen kanunsal nafakanın ancak yarısını alabiliyor. Mabet fahişeliği bir meslek olarak yapılıyor Sumer toplumunda ve mabetteki rahibeler gönüllü olarak katılıyorlar.

Bu rahibeleri diğer rahibelerden ayırmak için başları örtülüyor. MÖ 1600 yılında Asur (Sami ırk, Akadların devamı ) kralının çıkardığı bir kanun ile evli ve dul kadınların başları örtülmesi sağlanıyor. Bunun sebebi de evli ve dul kadınlarında mabet fahişeleri gibi kutsal seks yaptıklarından kutsallaştırılıyor. Sokak fahişeleri örtünürse çok ağır bir ceza veriliyor. Çünkü bu olay kutsal bir neden için yapılıyor ve para için seks yapanların bu kutsuyetinin olmadığı düşünülüyor. 

Mabet fahişeliği İsrail'e geçtikten sonra kaldırılmaya çalışıyor. Fakat uzun bir süre engellemiyor. Bunun etkileri ve devamı yakın tarihe kadar devam ediyor. Mabet fahişeliği görevi Sumerli rahibelerden Akad toplumuna geçip genelleşiyor. Oradan Babil'e geçiyor ve Babil'e sürgün gelen İsrail toplumu tarafından alınıp daha sonra serbest bırakıldıklarında bu kültürü İsrail topraklarına taşıyorlar. Bu kültür Hititlilerde, Yunanlılarda, Afrika toplumlarında ve günümüze kadar bir çok yerde gözüküyor. 

Bu kitapla birlikte Muazzez İlmiye Çığ'ın iki kitabını da beraber okumanızı tavsiye ediyorum. Hepsi Sumerlilerin din üzerine etkisi üzerine yazılmış kitaplar.





Not 1: Sümerliler konusunda ileride bilgilendirici bir yazıda yazacağım. Bu medeniyeti öğrenmek isteyenlerin hangi kaynakları okuması gerektiğini de ekleyeceğim.

Not 2: Din konusu çok hassas bir konu olduğu için yazıda ben kendi yorumumu katmadan yazdım. Fakat her şeye de din deyipte körü körüne inanılmaması gerektiğini de belirtmek istiyorum. 



29 Temmuz 2014 Salı

Nuh Tufanı



Nuh Tufanı bilindiği üzere üç büyük din kitabında geçen bir hadise. Fakat bu üç din kitabında geçmesine rağmen olaylar sadece hikaye şeklinde anlatılıp tarihsel olarak bir ipucu bize sunmamakta. Gerçekte bu hadisenin olup olmadığı bilimsel olarak bu zamana kadar kanıtlanmış değildi. Ya da bunun üzerine bir teori geliştirilmemişti. Bu kitap bilimsel verilerle nerede ve ne zaman nasıl bir tufanın olabileceğini anlatan güzel ve bilimsel bir kitap. Kitaba anlatmadan önce bu zaman kadar Nuh Tufanı olayı nasıl gerçekliğe ulaştı ona bakalım.

1800 lerden sonra Avrupa da bir arkeoloji akımı doğuyor. Hristiyanlar incil de geçen olayları ve yerleri bulmak için, bu hikayelerin gerçek mekanlar ile alakasını olup olmadığını kanıtlamak için bir arayışa giriyorlar. Böylelikle Ortadoğu da kazılar yapmaya başlıyorlar. Buda bize incil arkeolojisi diye bir alan ortaya çıkarıyor. Böylelikle bir çok araştırmacı izinli yada kaçak yollardan Ortadoğuya gelerek bu kazıları yapmaya başlıyorlar. Kazılar sonucu ortaya daha önce hiç rastlamadıkları bir medeniyet ve yazı çeşidine rastlıyorlar. Bu araştırmacıların tabi aradıkları ilk başta Babil medeniyeti, buldukları bu yeni yerleşim yerinin ve yazılarının bu medeniyete ait olduğunu düşünüyorlar. Fakat daha sonra bulunan kil tabletlerinin okunması ile bu kültürün Asur medeniyeti olduğu anlaşılıyor. Ama kazıldıkça daha çok arkeolojik veri ve tablet ortaya çıkıyor. Büyük bir kraliyet kütüphanesinin keşfi ve buradaki iki dilde tabletler bulunması tarihi bir anda değiştiriyor. Birinci yazı ilk buldukları ve çözdükleri Asur medeniyetine ait olan diğeri ise hiç bilmedikleri, daha önce rastlamadıkları bir dil. Asur tabletlerinin yardımı ile bu dilde çözülüyor. İkinci dilde bulunan tabletlerin Asurlardan önce yaşamış Sümer uygarlığı olduğunu anlıyorlar. 

Burada söylemeden geçemeyeceğim Sümer tabletlerinin çözümü kısmen anlaşılıyor. Çünkü Asur medeniyeti Sami bir ırk yani bugünkü arapların ataları. Fakat Sümer dili Asur dilinden çok farklı Orta Asya dillerine daha çok benziyor, Asur dilinde çok fazla sesli harf yokken Sümer dilinde çok fazla sesli harf bulunmakta. Buda okumaları sami diline göre yapıldığı için tam net olarak yapılamaması sonucunu doğuruyor. Bunun hakkında halen tartışmalar ve okuma çalışmaları devam ediyor.  

Sümer dilinin çözülmesi ile tabletler okunmaya başlanıyor ve ortaya bir tufandan bahseden tablet serisi ortaya çıkıyor. O zamana kadar din kitapları dışında hiç bir yerde rastlanmayan bu hikaye bir medeniyetin yazılı kaynakları içersin de çıkması insanları şaşırtıyor. Burada birde ölümsüzlüğü arayan kralın (Gilgameş) hikayesi anlatılıyor. Bu işin Sümer ayağındaki kısmını öğrenmek için Muazzez İlmiye Çığ kitaplarını okuyabilirsiniz.




Giriş kısmını biraz uzun oldu. Kitaba dönersek, kitapta iki araştırmacının (W.Ryan ve W. Pitman) Akdeniz, İstanbul Boğazı ve en sonunda Karadeniz de yaptıkları çalışmaları konu alıyor. Araştırmacılar kendi uzmanlıklarının yanı sıra bir çok bilim dalından yardım alarak çok geniş bir araştırmayı ortaya çıkartıyorlar. Araştırmada yer bilimciler, deniz bilimciler, arkeologlar, biyologlar, kimyagerler, İnsan bilimciler ve daha şuan aklıma gelmeyen bir çok araştırmacının katkısı ile yapılıyor. Bunun yanında sadece bir ülkenin katkısı olmuyor araştırmada. Yazar-bilim adamlarımız Amerikalı olsalar da yaptıkları araştırmalar sırasında bir çok ülkeden bilim insanları ile çalışıyorlar. Bunlar arasında Bulgar, Rus ve Türk bilim insanları mevcut. Bu çalışma içersin de Celal Şengör ve Oğuz Erol hocalarımızın ve  TSK katkısı olmuş bizim için gurur verici bir olay. 

Kitapta ki Nuh Tufanı olayı MÖ 12500 yıllarında buzulların erimesiyle birlikte buzul sularının o zaman tatlı su gölü olan Karadeniz'e akmaya başlaması ile başlıyor. Çeşitli etkiler ile Karadeniz'e buzul suyu akışının durması ve buzul sularının akışının okyanuslara devam etmesi ile ilk önce Marmara tatlı su gölü Ege denizi ile karışıyor. Ardından çok büyük bir gümbürtü ile İstanbul Boğazı çöküyor ve Karadeniz şuan ki kıyı şeridine ulaşıyor. Tufanın kısa özeti bu ve araştırmacılar bize bir tarih veriyorlar. Tufan MÖ 5600 yıllarında olduğu. 




Burada Türk tarihini ilgilendiren bir husus var. Buzul Çağından sonra Asya da oluşan iç denizi bilim adamları bu çalışmaları ile kanıtlıyorlar. Buzulların erime aşamasında Karadeniz, Hazar, Aral, Gobi çölü süper göllere dönüşüyorlar. Tabi Anadolu içersin de iki tane büyük göl oluşuyor bu süreçte. Gobi çölünde bulunan şehir kalıntıları, burada hem deniz olduğunu hemde etraftaki hiç bir medeniyete benzemeyen bir medeniyetin var olduğunu belirtiyor. Tabi bunların kim olduğu belli değil. Burada Türk tarihine bağlamamın sebebi Atatürk zamanında yapılan çalışmalarda Asya da bir iç denizin olduğunun söylenmesi ve Türklerin bu iç deniz çevresinde yaşadıkları ile ilgili tez idi. Buna çok karşı çıkanlar olmuştu fakat iç deniz bu sayede kanıtlanmış oldu. Bunun yanında medeniyetlerin tatlı su çevresinde gelişme teorisi de bu yönde ilerlediği için, bu bölgelerde şehirleşmiş, deniz yolculuğu yapabilen bir medeniyetin varlığını görülüyor. 

Bu arada bunu unutuyordum. Nuh Tufanı sadece Mezopotamya bulunan medeniyetlerde geçmiyor. Orta Amerika da bulunan medeniyetlerde de geçiyor. Buda Nuh Tufanının küresel olmasının imkanı olmadığı için bu medeniyetlerin Mezopotamyadan oraya göçtüğünü düşündürüyor.

Kitabın ilk kısmı araştırma detayları ile geçtiği için biraz sıkılabilirsiniz. İkinci kısmı ise daha akıcı geçiyor ilk kısma nazaran, burada verilerden bahsederek hedefe yavaş yavaş gidiliyor. Kitabın anlatımı hikaye gibi anlatılmış. Ben zorlanmadım okurken ama dediğim gibi ilk bölüm farklı bilim dallarından bir çok farklı terim içerdiğinden anlamama gibi bir durum olabilir takılmanıza gerek yok. Sonuca ikinci kısımda geçiyor. Birinci kısım daha çok araştırma gezisinin notları niteliğinde. 

Ben ilk defa Akılçelen Kitaplar yayınlarından bir kitap okudum. Kitap basım, kapak kalitesi, kağıt hepsi güzel. Fakat dipnotlar berbat. İlk defa böyle bir dipnot gösterim şekli görüyorum ve bilimsel bir kitapta olmaması gereken bir sistem uygulamışlar. 

Çok uzun bir yazı oldu. Aslında daha yazılacak bir çok husus var. Bunlarda diğer kitaplara ve makalelere kaldı. Bu konu ile ilgilenen herkese kitabı tavsiye ederim. 

Not: Bitmiyor yazılacak şeyler :) Bu araştırmaları sonucunda BCC tarafından 1996 da Nuh Tufanı ile ilgili birde belgesel hazırlanmış. 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...